Kim kazançlı? / YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

Biraz da ekonomiden söz etmek istiyorum…

Halimiz ortada!

Mehmet Özdoğru ile Enver Kaya şöyle diyor:

‘Kışı sevmiyorum ben!

Damın akan evler, ayakkabısı delik çocuklar,

Ocağı yanmayan analar ve utanan babalar gelir aklıma..

Sevmiyorum ben kışı…’

Havalar bugünlerde iyi gidiyor ama ya yarın?

Bakalım elektrik, doğal gaz faturaları nasıl ödenecek?

Sonbahar’da durum bu…

İlkbahar’da ise havalar bize göre güzelleştikçe, ‘Fakir fukaranın yüzü gülecek!’ diye öğrettiler, söylediler bize…

Peki bundan yararlı çıkanlar yalnız fakir ve fukara mı?

Bunları yazarken düşündüm;

Zengin bu işten daha karlı çıkıyor her zaman olduğu gibi…

Çünkü; evinin her odasında gece gündüz aralıksız tüm lambalar yanıyor…

Çünkü; doğalgaz 24 saat hiç kapanmıyor…

Bu durumda kim kazançlı çıkıyor, siz söyleyin…

Şoförleri gün boyu araçların motorlarını durdurmuyor, aynen resmi araçlar gibi…

Yani fakir fukara gibi devletimiz de kazanıyor, kaybeden ise paralarının eksilmesinden, gelirlerinin azalmasından üzülen büyük patronlar…

Ama önce Gazeteci Artun Sucuoğlu’nun çocukluk ve gençliğimizi anımsatan hafta sonu yazısını izniyle paylaşmak istiyorum…

İsterseniz bir bardak çay ya da kahve eşliğinde okuyabilirsiniz..

*- Gençler bilse, ihtiyarlar yapabilse…

Çocuklar doğduğunda telefon başvurusu yapılırdı.(Telefon sırası 8-10 yılda gelirdi.) Telefonun ve radyonun üzerine dantel örtü konurdu.

Gaz Ocağı ve tel dolabımız vardı.

Annem, tıkanan gaz ocağını, ucunda kılcal tel olan bir aletle açmaya çalışırken habire söylenirdi.

Banyoda tuhaf bir soba vardı ve tuhaf bir yakacakla ısıtılırdı.

Banyomuz kurnalıydı, hamam tasımız vardı.

Naylon terlikler çıkmadan önce tuvalette takunya bulunur ve herkesin ayağına olması için en büyük numara seçilirdi.

Okul kapısında ayva şam tatlısı, macun şeker, susamlı şeker, pamuk helva, kestane satılırdı. 10 kuruşa ince bir dilim şam tatlısı alırdık.

Renkli patiskadan dikilme beli lastikli külotlarımız vardı. Artık yünlerden örülen fanilalara, nazardan korunmamız için muska takarlardı!

*-  Eskiyi yaşatacaklar…

Uyduruk oyuncaklarımız vardı.

Hatırlı bir kişiden çok güzel bir oyuncak araba veya bebek geldiği zaman, bozulmaması için kaldırılır, bize verilmezdi!

Biz ona o bize bakardık.

İlkokulda sepet kadar kurdele takardık. Ne kadar kabarık ve büyük olursa o kadar makbuldü. İki kafa gezerdik!

Burada ekleme yapayım;

İzmir’in ünlü hekimlerinden, Bucalı Dr.Levent Köstem şimdi yine çok büyük ve önemli bir proje için kulları sıvadı;

Buca 23 Nisan ilkokulundan mezun Dr. Levent Köstem, Gazeteci Tayfur Göçmenoğlu ve Abidin Çiçek ile birlikte ‘Barış Oyuncakları’ adı altında ahşap oyuncak ve çocuk oyunları için bir Avrupa Projesi hazırlıyorlar.

Eski, zamanımızdan kalan ahşap oyuncakları üretip, kayıt altına alacaklar.

Bu eğitim oyuncaklarının İzmirli çocuklara çok yararı olacağını biliyor ve kendilerini şimdiden tebrik ediyorum.

*-  2,5 kuruşa…

Babalarımızın gömlek yakaları, bizim okul yakalarımız Pazar akşamları kolalanırdı.

Genellikle herkes Pazar günleri yıkanırdı!

Banyo kazanı merasimle yanar, banyolar yapılır, çamaşırlar yıkanırdı.

Filmler, sokak sokak dolaşan arabalardan bağırarak duyurulur, reklamı yapılırdı.

Sokaklardan yoğurtçu, yorgancı, kalaycı, dondurmacı, eskici, bileyci, sülükçü(!) geçerdi. 25 kuruşa bisiklet kiralar, ‘şans kader kısmet, talih niyet 5 kuruş’ diye bağıran ve yuvarlak delikleri kazıtarak ilkel piyango çektiren çocukların peşine fareli köyün kavalcısı gibi takılırdık.’

Biz de Bornova’da delikli 2,5 kuruşa turşu suyu içerdik, aklıma o geldi…

*- Genelde devam ediyor

Herkesin en güzel ve en büyük odası misafir odası olarak ayrılır, kapısı kapalı tutulurdu.

Sonra da tüm aile küçük bir odaya tıkışılır, hayat geçirilirdi.

Radyo en kıymetli eğlencemizdi.

Orhan Boran ve Yuki kaçırılmazdı.

Uğurlugil ailesindeki Arap Bacı’ya herkes hayrandı.

*- Anlatıma devam

İlkokulda okuma bayramı, kurdele bilmezdik.

Herkes okurdu, kimse de bayram etmezdi.

Aşı olunacağı zaman tek iğne ile neredeyse koca sınıf bitirilirdi.

Aids henüz çıkmamıştı, eşcinsellik duyulmamıştı.

Okulda Kürt, Türk, Ermeni, Yahudi, köylü şehirli bilmezdik.

Kimse kimseye böyle garip soru sormaz, merak dahi edilmezdi.

Herhangi bir sebeple götürülen hediye paketini açmak, geleneklerimize aykırı ve ayıptı.

Misafir gidince ilk iş onu açmak olurdu.

Misafirlikte ne kadar aç olursanız olun, ikram tabağındakileri bitirmekte ayıptı.

Görgülüler bir lokma mutlaka bırakır, görgüsüzler hepsini yerdi. Dondurma Mayıs sonunda çıkar, annem Temmuz’a kadar izin vermezdi. Erkek çocuklar misket, kuka, bezden yapılmış topla futbol oynarlar, kızlar daha çok ip atlarlardı. Kız ve erkek çocukların en sevdiği oyun saklambaç ve yedi adet kırık testi parçasının üst üste konularak önce topla yıkılıp sonra tekrar dizilmesi suretiyle oynanan dalya ve diğer adıyla dombik oyunu idi.

*-

Sokakta oynarken en sevdiğimiz yiyecek, bir dilim taze ekmek üzerine sana yağı ve toz şekerdi. Salça sürülü ekmek yiyenler de vardı, top oynama araları ve sonralarında…

Külotlu çoraptan önce tüm kadınlar jartiyer kullanır, yaşlılar, baldırlarına lastik takarlardı.

Fotoğraflarda gülmek laubalilikti.

Pek çok kişinin düğün resimleri cenaze törenlerini andırırdı.

Ağır, vakur ve ciddi olmak önemliydi. Anneler, vapurda, trende, otobüste rahatlıkla bebek emzirirlerdi.

*- Pazarlık evde olurdu

Çarşıda, pazarda anne ve babamızdan bir şey istemek ayıptı.

Ancak bize sorulursa yanıtlardık.

Canımız çok istediği halde çoğunlukla da red ederdik.

Defter- kitap kaplama kağıtları ya kırmızı yada mavi olurdu.

Gazete kağıtlarından kese kağıdı yapar, undan yapılmış tutkalla yapıştırırdık.

*- Misafire saygı

Bir maniniz yoksa annemler bu akşam size gelecek, ‘bu bir teklif değil’ bir kararın iletilmesi demekti.

Bu soruya hayır demek mümkün değildi, adetlerimize göre ayıptı.

Önemli bir program varsa (bilet, başka ziyaret vs.) derhal iptal edilir, aile telaş yumağına dönerdi.

Geçmişten, geçen günlerden derlediğimiz ikinci yazım bu.

Fırsat buldukça bu tür yazılara zaman zaman yer vermek istiyorum. Ne demişler:

‘Gençler bilse, ihtiyarlar yapabilse’’….

Artun Sucuoğlu yazısını ‘Hepinize iyi hafta sonları’ diye tamamlamış…

Bu tür yazıları ‘Nadide’ Hanım gibi birkaç kişi kaleme alıyor.

Artun’un ilk yazısını da okumuş ve ‘tebrik’ ederek, ‘Soluksuz okudum, eski günlere gittim’ demiştim…

Eğer izni olursa onu da sizlerle paylaşmak isterim…

Şimdi ekonomiye devam edeilim…

*- Mümkün görünmüyor…

Borç yapılanması Meclise sunuldu.

Haberlere göre ödeme Şubat 2021 de başlayıp 18 taksit olacak ve her iki ayda bir ödeme ile toplam 36 ay vade olacak.

Özellikle kobiler yaklaşık 8 aydır iş yapamıyor.

Zaten 2018 yılından bu yana ülkenin ekonomik koşulları kötü olduğu için işleri sıkıntılıydı.

Bu insanlar vergilerini beyan etmişler ama ödeyemiyorlar.

Pandeminin ne kadar süreceği belli değil ama en iyi şartlar oluşsa bile 1 yıldan önce bitmeyecek.

Dünya ekonomileri daralıyor ve ülkeler içe kapanıyor.

Kobiler bu süreçte geçmişten gelen ve biriken borçlarını çevirecekler, ayrıca fon yaratıp eski vergi borçlarını ödemeye çalışacaklar.

Bu piyasa koşullarında mümkün gözükmüyor.

Uzmanlar; ‘Vergi taksitlendirmenin başarılı olması için mutlaka en az 1 yıl ödemesiz dönem ve 72 ay vade olanağı sağlanmalıdır.

Daha erken ödemeyi teşvik için erken ödeyenler vergini aslından bir miktar indirim düşünülebilir.

Eğer bu şekilde bu borçlar ödenemez ve daha önce 3 defa çıkarılan bu yasanın tekrar çıkarılma zorunluluğu oluşur.’ diyorlar…

*- Ancak üretim ekonomisi ile…

İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin TBMM Plan ve Plan Bütçe komisyonundaki görüşmelerinde konuşan CHP İzmir Milletvekili Kamil Okyay Sındır, bu düzenlemeyle çalışanlar bir yandan daha da yoksullaşırken ve açlığa mahkum edilirken, aynı zamanda gerçekte artan işsizliğin kağıt üzerinde düşürülmeye çalışıldığını söyledi. Sındır, ‘sürdürülebilir istihdam, ali cengiz oyunlarıyla değil, ancak üretim ekonomisi ile sağlanabilir’ dedi.

*- ‘İşçiler hak kaybına uğruyor!’

İktidarın yaşanan ekonomik sıkıntılara pandemiyi mazeret olarak gösterdiğini ifade eden Sındır, “43 maddeden oluşan Kanun Teklifi; ‘Kovid-19 salgınının istihdam üzerindeki olumsuz etkilerinin azaltılması, salgın nedeniyle işçi ve işverenler üzerinde oluşan yükün sosyal devlet ilkesi gereğince paylaşılması ve giderilmesi, istihdamda devamlılığın sağlanabilmesi amacıyla destek tedbirleri düzenlenmek’ gerekçesiyle AKP iktidarı tarafından getirildi. Fakat gerçek asla böyle değil. Hükumet üretimi teşvik etmek ve buna yönelik düzenlemeler getirmek yerine, yaşanan ekonomik sıkıntıları bir şekilde pandemiye bağlayıp, salgını bir mazeret olarak öne süren böyle bir düzenlemeyi getiriyor. Bu düzenleme ile işsizlik oranını görünürde aşağı çekilirken, milyonlarca emekçinin kısmi çalışma ödeneği veya ücretsiz izin uygulamasıyla geçim koşullarını açlık sınırının çok altına çekiyorsunuz.

Bu teklifte bir asgari ücrete 2, hatta 3 kişinin çalıştırılması gibi bir anlayış egemen.

Dolayısıyla, çalışanı yoksulluk dahi değil, açlık sınırının altına çekip 1’den fazla kişiyi çalışıyormuş gibi ve alnının terinin hakkını da sanki alıyormuş gibi gösterip, işsizlik oranını düşük tutup, bunun üzerinden işverene prim, stopaj, damga vergisi adı altında destek veriyorsunuz.

Sürdürülebilir istihdam, ali cengiz oyunlarıyla değil, ancak üretim ekonomisi ile sağlanabilir.

Çalışanlara değil, işverene desteğin verildiği, işçilerin değil patronların korunduğu bir düzenleme ile karşı karşıyayız.

İşçilerin daha çok hak kaybına uğradığı, işverenlere ise daha çok teşvik, daha çok desteğin verildiği bir düzenleme ile karşı karşıyayız” dedi.

 *- ‘İşverene destek fonu oldu’

Komisyon görüşmelerinde ‘kimin parasını kime veriyorsunuz!’ diyerek AKP sıralarına yüklenen Sındır, “Buradaki verilen desteklerin kaynağı dahi bütçe dışı kaynak yani İşsizlik Sigorta Fonu.

Ben onu ‘işverene destek fonu’ olarak tanımlıyorum.

Dolayısıyla kimin parasını kime dağıtıyorsunuz?

Maddelere bakarsanız hepsi ‘Fondan karşılanacak’ Kimin parasını kime veriyorsunuz?

Ve böyle bir yetkiyi de kime veriyorsunuz?

Türkiye işçi sınıfına vurduğunuz darbelere göz yummayacağız.

Salgın günlerinde milyonlarca yurttaşımız yaşam savaşı verirken emekçilere, işçilere ait kaynakları işverenlere kafanıza göre dağıtmanızı nasıl olurda ‘sosyal devlet’ ilkesiyle açıklarsınız” dedi.

 *- ‘Hak, hukuk, adalet aramak nafile’

Düzenlemede hakkı, hukuku, adaleti aramanın nafile olduğunu söyleyen Sındır, “emekçinin, işçinin alın teri ve bunlar üzerinden hak ettiği karşılık bir kenara bırakılıyor, unutulmuş durumda, bunları hiç düşünen yok. Dilerdim ki bu Komisyona gelen tekliflerde, hele hele üretimin bu denli sıkıntılı olduğu böyle bir dönemde; üretimi teşvik eden, üretimde verimliliği destekleyen, verimlilik üzerinden ülkenin gelirini artırmayı hedefleyen, üretimde kaliteyi, yeni yatırım alanlarına yatırımcıları teşvik eden düzenlemeler gelsin. Ve kişiyi, insanı, emeği, hakkını bir rakam, bir sayı üzerinden değil, hak ettiği alın terinin karşılığı üzerinden yaratılan istihdam veya işsizliği önleme çabası kanun maddesi olsun” dedi.

*-

**-

GÜNCEL

*- Arka sokaklarda sevinenler

Bir Paket Mutluluk Yardım Derneği Ve İyilik İçin Uluslararası İnsani Yardım Derneği İş Birliği İle İzmir’in Konak İlçesinde Basmane, Kapılar Ve Yenişehir Mahallelerinde Zor Koşullarda Yaşam Mücadelesi Veren Ailelere Market Alışveriş Kartı, Çocuklara İse Oyuncak Dağıtımı Yapıldı.

Bir Paket Mutluluk Yardım Derneği Ve İyilik İçin Uluslararası İnsani Yardım Derneği İşbirliği İle İzmir’in Konak İlçesinde, Dar Gelirli Mülteci Ailelerin Çoğunlukla Yaşadıkları Basmane Ve Kapılar Mahallelerinde Ailelere 100 Lira Değerinde Market Alışveriş Kartı, Çocuklara İse Oyuncak Dağıtımı Gerçekleştirdi.

Yardım Programına Bir Paket Mutluluk Derneği Başkanı Kübra Dora Yıldız, İyilik İçin Uluslararası İnsani Yardım Derneği Başkanı Bünyamin Ertekin, Dernek Yönetim Kurulu Üyeleri Erkan Karagöz, Ahmet Patır Ve Dernek Gönüllüleri  Katıldı.

Başkan Bünyamin Ertekin, ‘Bugün Ülkelerinden Başta Savaş Olmak Üzere Çeşitli Nedenlerle Ayrılan Ancak Ülkemizde Zor Koşullarda Yaşam Mücadelesi Veren Kardeşlerimizin Yardım Çığlıklarına Kayıtsız Kalmamak Adına Buradayız.

İzmir’de Mültecilerin Çoğu, “İzmir’in Arka Sokakları’ Adı da verebileceğimiz, kiraların ucu’ olduğu ve sokaklarda Türkçe kadar Arapça’nın da duyulduğu İzmir’in görünen modern yüzüne oranla geri kalmış mahallelerde ikamet ediyorlar.

Bizler bugün olduğu gibi sorunlarını çözmelerinde kendilerine nasıl yardımcı olabileceğimize odaklanarak zaman zaman bu mahalleri ziyaret ediyoruz ve bağışlanan insani yardımları, daha en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bu ailelere ulaştırmaya çalıyoruz” dedi.

Bir cevap yazın