Buradasınız
Anasayfa > Genel > Sezai Karakoç / BAHA AKINER

Sezai Karakoç / BAHA AKINER

Baha
Sosyal Medyada Paylaş

“Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister.
Ah senin yüzünden kana batacak.
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller…

Ulur aya karşı kirli çakallar,
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.
Mona Rosa bugün bende bir hal var.
Yağmur iri iri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar…

Açma pencereni perdeleri çek,
Mona Rosa seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek.
Anla Mona Rosa ben bir deliyim.
Açma pencereni perdeleri çek…

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,
Bende çıkar güneş aydınlığına.
Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.
Seni hatırlatır her zaman bana.
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi…

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr,
Işıksız ruhumu sallar da durur.
Zambaklar en ıssız yerlerde açar…

Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir narçiçeğini eziyor gibi.
Ellerinden belli olur bir kadın,
Denizin dibinde geziyor gibi.
Ellerin, ellerin ve parmakların…

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.
Saat on ikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona…

Akşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçemin incirlerine.
Kiminin rengi ak kiminin sarı.
Ah beni vursalar bir kuş yerine.
Akşamları gelir incir kuşları…

Ki ben Mona Rosa bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni.
O masum bakışların su kenarında.
Ki ben Mona Rosa bulurum seni…

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza.
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler.
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa…”

“Mona Rosa – I – Aşk ve Çileler” der ya şiirinin adına Sezai Karakoç. Kavuşamama, aşk, çile, hasret, sevda, dert, gam, keder; şairliğin sermayesidir derler. Tabi ki var bu şiirinin de bir hikâyesi.

Sezai Karakoç üniversitedeyken bir okul arkadaşına sevdalanır, bu kişinin Adı Muazzez Akkaya’dır. Bir gün cesaretini toplayıp aşkını Muazzez Hanım´a arz eder. Fakat reddedilince çok üzülür. Okullar tatil olur ve Muazzez Hanım Geyve’de yazlıkta kalmaya başlar. Sezai Karakoç da tam karşısındaki yazlığın bahçesinde bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Her gün karşılıksız sevgi duyduğu sevgilisini seyreder. Ona şiirler yazar. “Mona Roza” şiiri Muazzez Akkaya’nın isminin baş harflerinden ortaya çıkar. Yani akrostiştir.

Okul biter ve mezuniyet töreni yapılır. Mezuniyet törenindeyse Sezai Karakoç ”Mona Roza” şiirini okur. Muazzez Akkaya ise tam karşısındadır. Şiiri bittikten sonra bir alkış tufanı kopar. Herkes bir daha okuması için ısrar eder. Ve tam 3 kez Sezai Karakoç bu şiiri art arda okur. Sahneden tam ineceği sırada Muazzez Hanım koşarak yanına gelir ve ona hâlâ teklifinin geçerli olup olmadığını sorar. Sezai Karakoç, senin aşkın artık benimkine yetişemez der ve hayır cevabını verir. Muazzez Hanım bayılır. Sezai Karakoç, bir daha hayatı boyunca hiçbir kızı sevmez ve evlenmez. Hani kara sevda derler ya adına! Ahh, bu şairler; ahh, böyle bir aşk, böyle bir sevda…

*****

Ne çabuk 2 yıl oldu ya, bugün bir şair öldü dostlar. Hem öyle böyle bir şair değil. 22 Ocak 1933’de Ergani’de doğar Sezai Karakoç. İmge deryası olarak nitelendirilebilecek şiirleriyle; Türk Edebiyatı’na, Türk şiirine damga vuran önemli şairlerimizden.

Babası Yasin Bey Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkasya Cephesi’nde çarpışırken Ruslara esir düşmüştür. Babası orta halli bir tüccardı. Dedesi Hüseyin Bey de Plevne Savaşı’na katılmış, Gazi Osman Paşa’nın teşekkürünü kazanmıştır. Annesinin ismi ise Emine idi ve ev hanımıydı.

Rivayete göre babası Yasin Efendi’nin Muhammed Sezai adını verdiği, ancak ismi nüfus kayıtlarına yanlışlıkla Ahmet Sezai olarak geçirilir.

İlkokulu Ergani’de, ortaokulu Maraş’ta parasız yatılı olarak, liseyi ise Gaziantep Lisesi’nde tamamlar. 1950 ile 1955 yılları arasındaki üniversite eğitimini Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Şubesi’nde bitirir ve Maliye Bakanlığı’nın Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi kısmında memuriyete başlar.

Bakanlık bünyesinde çeşitli görevlerde bulunan Karakoç, 1973 yılında bir daha dönmemek üzere memuriyetten ayrılır.

İlk şiiri lise yıllarında Büyük Doğu dergisinde yayımlanır. Üniversite yıllarına geldiğinde de artık tanınan bir şairdir. İlk dergicilik tecrübesini bu yıllarda sadece iki sayı yayımlanan Şiir Sanatı isimli dergi ile gerçekleştiren Karakoç, 1955 yılında İstanbul’a tayin olmasıyla birlikte bir süre Büyük Doğu dergisinin edebiyat ve sanat sayfasının yönetir.

1957 ve 1958 yıllarında Pazar Postası’nda “Balkon” şiiri ve toplamı 18’i bulan şiir ve yazılarının yayımlanmasıyla II. Yeni şiir akımının kurucu şairleri arasında yer alır.

1959 yılında ilk şiir kitabı Körfez’i yayımlayan Karakoç, 1960 yılının baharında da bir ‘siyaset, düşünce ve edebiyat dergisi’ olarak nitelediği Diriliş’i çıkarmaya başlar. 27 Mayıs ihtilâlinin hemen öncesinde çıkan dergi, Nisan ve Mayıs aylarında iki sayı çıkar ve ihtilâl yüzünden yayına devam edemez.

16 Aralık 1963 tarihinden itibaren Yeni İstanbul gazetesinde “Farklar” sütununda bir süre günlük yazılar yazan Karakoç, 1966 yılının Mart ayında Diriliş’i yeniden çıkarmaya başlamışsa da 1967 yılının yine Mart ayında kapatmak durumunda kalır. Bu arada “İslamın Dirilişi” ve “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü” adlı kitapları ile İslâm, Farklar, Diriliş Çevresinde isimli üç eseri ise ilk olarak “Yazılar” adı altında tek kitap halinde basılır.

1967 yılının Temmuz ayında yeniden yayın hayatına dönen Karakoç, Büyük Doğu’da yazmaya başlar ve bu dönemdeki yazılarının kitaplaşmasıyla da “Kıyamet Aşısı” adlı kitabı ortaya çıkmış olur.

4 Aralık 1967’den itibaren Babıali’de Sabah gazetesinde on ay süreyle “Sütun” başlığı altında yazılar yazar. Mağara ve Işık, Gül Muştusu kitapları da aynı dönemde basılır.

1969 yılının Ekim ayında başlayan süreçte 126 sayı yayımlanan Diriliş’in, 1971’de yayın hayatına bir kez daha ara vermesiyle Karakoç; Milli Gazete’de “Sûr” başlıklı köşesinde yazılar yazmaya başlar. 1974 ile 1976 yılları arasında düzenli olarak 18 sayı çıkan Diriliş; ardından 1978 yılına kadar gazete, Ekim 1979 ile Eylül 1980 arasında aylık olarak 12 sayı yayımlanır. Diriliş’in toplamda yedi dönem ve 396 sayı devam eden yayın hayatı, 5 Şubat 1992’deki sayısıyla sona erer.

Sezai Karakoç; 26 Mart 1990 tarihinde Diriliş Partisi’ni kurar, ancak parti iki kez üst üste seçimlere katılmadığı için yasa gereği 19 Mart 1997 tarihinde kapatılır. Sezai Karakoç, 23 Nisan 2007’de tekrar kurduğu Yüce Diriliş Partisi’nde genel başkanlık yapmıştır.

*****

RÜZGÂR

Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!
Gelin duvağından kopan bir rüzgâr.
Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;
Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar…

O ceviz dalları, o asma, o dut;
Gül gül, mektup mektup büyüyen umut.
Yangından yangına arda kalmış tut.
Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar…

İkinci Yeni akımıyla şekil ve imge yönünden benzer tarzda şiirler yazan Karakoç, kimilerince bu akıma dâhil edilmişken, kimilerince de içerik yönünden farklılıklar taşıdığı için bu akımın dışında tutulmuştur. Bazı araştırmacılar da “Karakoç, İkinci Yeni, Türk şiirinin ne büsbütün içindedir, ne de tamamen dışında” diyerek onu İkinci Yeni ile ilişkilendirmişlerdir. Bütün bu tartışmaların dışında kalan Karakoç, kendine has üslubuyla imgeli şiirin büyük şairdir.

Sezai Karakoç şiir evrenini genel olarak geleneksel ve dinsel bir çizgide şekillendirmiş, daha sonra kısmen de olsa mitolojiden ve Batı şiirinden de beslenerek, yazınsal verimler ortaya koymuştur. Batı veya Doğu ya da tüm kavramlar onun şiirlerinde İslam’ın süzgecinden geçen bakış açısıyla yansıtılır. Yoğun imge sağanağı, Karakoç’un şiirlerine egemendir. Şiirinin, dil ve imge aracılığıyla gerçekliği yoğunlaştıran, en özlü ve en az söze indirgeyen bir anlatımı vardır.

Ece Ayhan’ın, “İkinci Yeni, başlangıçtaki ilk anlamıyla; Sezai Karakoç ile Cemal Süreya’dır.” demesine Sezai Karakoç şöyle cevap verir: Benim İkinci Yeni’yle ilgim, aynı dönemde şiir yazmam ve belki biçim bakımından bazı ortak yanlarım bulunmasından ibaretti. Başlangıçta sanat planında görünüşte çok yakın bir noktadan çıktığım arkadaşlardan şiirim uzaklaşıyor. Ses ve biçim, motifler ve imajlarda, başlangıçta çok yakın olduğumuz şair arkadaşlardan, gittikçe, o biçimi dolduran ve o sesi fırlatan varoluşu idrak farkı yüzünden ayrılıyorum. Kişilik farkından. Ya da baştan beri olan bu farklılık, gittikçe daha çok beliriyor.”

Karakoç’un vurguladığı “varoluşu idrak farkı” meselesinin onun bir düşünce sistemi olarak inşa etmeye çalıştığı Diriliş yaklaşımı bağlamında değerlendirmek gerekir. Karakoç’un düşünce ve sanat üretiminin düşünsel zemini ve varoluşu metafizik bir bağlamda algılayan bir yaklaşım olarak Diriliş’in iki temel boyutu söz konusudur. Bunlardan birincisi Diriliş’in bugünü, tarihi – sosyolojik bir bakış açısıyla yeniden okuma ve yorumlama yöntemi olmasıdır. Bu yöntem, öncelikle modern uygarlığın ve insanın sorunları ile bu sorunların ortaya çıkmasına neden olan düşünsel zeminin kritik edilmesini, sonra da uygarlığı şekillendiren kavramlar üzerinde yoğunlaşarak bu kavramların anlam, içerik ve sınırlarının belirlenmesi yönünde yeniden bir düşünsel üretimi hedefler.

“Üç büyük üstadım” ifadesiyle vurguladığı İbn Arabi, Mevlânâ Celâleddin Rumi ve Yunus Emre için şiir; mahiyet ve işlev bakımından ne ifade ederse, Sezai Karakoç için de aynı şeyler geçerlidir. Tıpkı şair olarak anılmak için değil, şiir ile hakikat arasında gördükleri bağ nedeniyle şiir yazmış olduklarını ifade eden bu üç önemli isim gibi; Karakoç için de şiir, nihai anlamda düşüncenin estetik planda kendini inşa etme faaliyetidir.

Şiiri; hakikatin, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreği olarak gören Karakoç, şiir ve hakikati insanoğlunun asla peşini bırakmaması gereken “Tanrı armağanı” olarak niteler. Bu bağlamda edebiyatın ana malzemesinin, hakikatten nasibini almış olması gerektiğini savunur. Çünkü insanlığın kaderine değişmez çizgiler katan belgelerin, üstünlüklerini sadece edebi güçlerine bağlamak, isabetli bir yaklaşım değildir. Bir eseri değerli kılan, edebiyat gücüyle birlikte hakikat özü taşıması ve insanın kalbiyle yakından ilgili olmasıdır.

Yakın döneme gelindiğinde ise, Karakoç’un düşünce ve fikir hayatının şekillenmesinde Mehmet Âkif – Necip Fazıl çizgisinin etkili olduğunu söylemek mümkündür. Henüz ortaokuldayken Büyük Doğu ile tanışan Karakoç’un üniversite yıllarında ve sonrasında Necip Fazıl ile yakınlıkları bilinir. Diriliş dergisinde yayımladığı tercümeler bu konuda fikir verebilir. Diriliş dergisinde eserlerinin tercümelerine rastlanılan isimlerden bazıları şöyledir: T.S. Eliot, A. P. Sorokin, S. Kierkegaard, Paul Hazard, Virginia Woolf, Gabriel Marcel, W. Faulkner, Saint John Perse, Rilke, Paul Claudel, Dylan Thomas, Ezra Pound, Hard Crane, W.Blake…

Şiirin iki temel görevi olduğuna vurgu yapan Sezai Karakoç’a göre şiir; ruh ve zihin terbiyesinde fonksiyonel bir görev icra edebilir. Çünkü gerçek bir sanat eserinin insanı değiştireceğini, çarpıp büyüleyeceğini, metamorfoza uğratacağını öne süren Karakoç, “Büyük bir şiiri okumadan önceki insan ile okuduktan sonraki insan arasında bir fark vardır.” der. Bu nedenle Karakoç, Diriliş düşüncesinin temel kavram ve argümanlarını şiirinde de öne çıkarır. Dolayısıyla onun şiirinde, düşünce yazılarında inşa etmek istediği ‘Diriliş insanının’ temel niteliklerini aynı şekilde bulabiliriz.

Sezai Karakoç’a göre şiirin ikinci görevi, ‘Promete’ sanatı denilen moral ödevi yerine getirmesi yani kötülüklere başkaldırma işlevi görmesidir. Tarihi – sosyolojik bir bakış açısıyla medeniyet unsurlarını bütünsel olarak irdeleyen Karakoç, şiirinde eleştirel bir bakış açısını daima korur. Batı medeniyetinin ve modernizmin açmazlarını sorgulama, teknik, yabancılaşma ve nihilizm gibi problemlere dikkat çekme gibi düşünce eserlerinde işlediği konulara şiirinde de aynı şekilde yer vererek eleştiri ve protestosunu şiirine yükler.

*****

Yakın dostu Cemal Süreya; ona, yarattığı mistik şiir tarzından ötürü “Sezo” der ve onu, “Mehmet Akif ve Necip Fazıl karışımı şair” olarak tanımlar.

Sezai Karakoç’a göre şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır. Şair, kendine yetmeli ve kendinden memnun olmalıdır. Şair; eserini sevmeli, hatta zaman zaman okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalıdır. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı, onu kendini düzeltmeye kandırmalı ve bunu da inandırmalıdır. Ona göre mutlak memnunluk ilkesinin temeli, yaşama sevinci değil yaşatma sevincidir.

“Silahlara veda,
Geceye rüyaya ve sana.
Yalnızlığın geyik gözlü köşesinden,
Düzenlerin çıkmazına…

Çizdiğim resmin,
Saat kulesi ağlıyor.
Ağzım o çeşit yok,
Şişe bu çeşit var…

Sen bir gece gelsen,
Güneş doğmasa,
Gitmeden yine gelsen;
Bu yeni geleni,
Bu bize bakanı,
Sana bir anlatsam…

Güneş doğmasa,
Sandıkların içini göstersem sana…

Çizdiğim resmin;
Yalnızlığın geyik gözlü köşesinde,
Bir rafa koyabilsen.
Olup biteni ve onları,
Sabaha kadar konuşsak.
O ürkek ürkek bakanı sana bir anlatsam.
Ateşi, karı, tüfeği çeksem;
Ocağa, pencereye, kapıya…

Kemana veda…

Yağmurda şeytan ve şapkası,
Silahın ölümünü kutluyorum…

Tren kaçırmış gibiyim,
Sana veda…”

16 Kasım 2021’de yaşlılığa bağlı geçirdiği kalp krizi sebebiyle İstanbul’daki evinde veda etti hayata, bize ve tüm şiir yüreklere. Şimdi okudukça dizelerini, hatırladıkça anıyoruz, anlamaya çalışıyoruz.

17 Kasım günü Şehzadebaşı Camisi’nde kılınan ikindi namazına müteakip aynı caminin haziresine defnedilir. Biz şiir yürekler Mona Rosa’nın şairi Sezai Karakoç’u çok seviyor, çok özlüyoruz…

Saygıyla…

 

Bir yanıt yazın

Top