Levent Aknur anımsatıyor:
“Görmezden gelmek saflık değildir, zekâdır.
Her şeye cevap verirsen, tükenirsin.
Her sesi ciddiye alırsan, aklını kaybedersin.
Bazı şeyleri bilerek yok saymak, ruhunu korumaktır.”
Alptekin Düven ile devam edelim:
“Satranç tahtası, hayatın ta kendisidir.
Her hamle bir karar, her taş bir fırsat ve maç yeni bir hikâyedir.
Başlamak istersen, bir tahta ve taşlar yeterli,
Gerisi tamamen senin zihninde saklı…”
Ve günün haberine gelelim:
‘Minyonlar’ ın yaratıcısı Pierre Coffin’e gelen, ‘Neden tüm karakterleri erkek yaptınız?’ sorusuna cevabı¸ ‘Dişileri aptal olarak hayal etmek çok zor.’ Cevabını verdi.
Biri ‘yoruldum!’ diyor…
‘Neden?’ sorusuna cevabı da şöyle:
‘Yoruldum, dostlar!
İnsanların, insanlara saldırmasından!
Çocukların ömrünün, kelebeklerden daha az olmasından!
Adaletin bozguna uğradığı bu dünyadan Yoruldum!..”
Vatandaş ne diyor;
“Bu ülkede dokunulmazlık, milletvekillerinin değil, çocukların hakkı olmalıdır…”
*- YORGUN ve HALSİZLİK
Çoğunluğumuz yaşıyor!
Neredeyse hepimizin şikayeti bu…
Konuyu, Türk Böbrek Vakfı (Turkish Kidney Foundation) ele almış.
Uyarı ve açıklama şöyle:
“Havaların ısınmasıyla birlikte birçok kişi kendini daha yorgun, halsiz ve isteksiz hissedebilir.
Mevsim geçişleri sırasında değişen sıcaklık ve gün ışığı süresi, vücudun uyum süreci yaşamasına neden olabilir.
Yeterli uyku, dengeli beslenme, düzenli hareket ve yeterli su tüketimi bu dönemi daha rahat geçirmenize yardımcı olabilir.
Bu süreçte sağlığınıza özen göstermek enerji seviyenizi yeniden kazanmak için neler yapmalıyız:
“Öncelikle bol su içmeliyiz… Ve aşırı şeker tüketmeyiniz!’
*- AŞIRI ŞEKER TÜKETİMİ NEDEN TEHLİKELİ?
Obeziteye bağlı Tip-2 diyabet son yıllarda özellikle çocuklarda daha sık görülüyor.
Bunun temel nedeni; sağlıksız gıdalara ulaşımın, sağlıklı gıdalara göre çok daha kolay ve ekonomik olması olarak karşımıza çıkıyor.
Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlarda karşılaşılan hareketsizlik, her yaş grubunu etkiliyor.
Hareketsizliğe, doğal ve sağlıklı gıdaya ulaşılmasındaki zorluklar nedeniyle hazır gıdaların tüketiminin gittikçe artması eklendiğinde, obeziteye bağlı şeker hastalığına zemin hazırlanmış oluyor.
Diyabet, daha çok bilinen ismiyle şeker hastalığı, hamilelikte başlayan tipi de düşünüldüğünde, her yaşta ortaya çıkabilen bir hastalık, ancak sağlıklı beslenme ve egzersiz ile hastalığı önlemek veya geciktirmek de mümkün.
*- BAĞIMLILIK YAPAN GIDA
Aşırı şeker tüketimi, kan şekerinde düzensizlik ve ani dalgalanmalara sebep olarak kişileri daha fazla yemek yemeye sevk ediyor.
Bu da kilo almaya, şeker metabolizmasında bozulmalara sebep oluyor. Ayrıca, nişasta bazlı şeker (NBŞ) kullanılmış gıdalar ise metabolizmanın çok daha hızlı bozulmasına neden oluyor.
Şekerin bağımlılık yapan bir gıda olması nedeniyle gittikçe daha fazla miktarlarda tüketim isteğinin önüne geçilememesi halinde yine kilo artışı sorunu ve kilo artışına bağlı hastalıklar ile karşı karşıya kalınabiliyor.
Özellikle çocukluk çağı beslenmesinde, şekerli gıdaların çocuklara sınırlı miktarlarda verilmesi, yetişkinlikteki sağlık durumlarını belirleyici bir etken olarak karşımıza çıkıyor.
*- OBEZİTE NEDENİYLE
Diyabet, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bulaşıcı olmayan salgın hastalık kategorisinde değerlendiriliyor.
2021’de dünya çapında 529 milyon kişiyi etkileyen diyabetin, küresel ölçekte artarak 2050’de 1,3 milyara ulaşacağını öngörülüyor.
Gelecek 30 yılda hiçbir ülkede diyabet vakalarının azalmayacağı tahminine yer verilen bir araştırmada, vakaların artan obezite ve sağlık hizmetlerine ulaşmada eşitsizlik nedeniyle iki katına çıkması bekleniyor. Veriler, Birleşmiş Milletler’in 2050’de dünya nüfusunun 9,8 milyara ulaşacağı tahmini ile ele alındığında 7 kişiden 1’inin diyabet hastası olacağına işaret ediyor.
*- SOSYO EKONOMİK FAKTÖRLER
Araştırmacılar, vakaların büyük bir kısmını oluşturan Tip-2 diyabetin önlenebileceğine ve erken teşhisle geriye çevrilebileceğine dikkati çekti. Ancak düşük gelirli grupların düşük hayat kalitesiyle kan şekerini kontrol etmesinin zorlaştığı, bu nedenle yaşam süresinin kısaldığını vurgulanıyor.
Araştırmacılar, “Diyabet krizini önlemek için sosyo-ekonomik faktörleri anlamak, tanımak ve çözüme ulaştırmak şart.” diyor.
*- URFALI BİLİYOR MU?
Urfa’nın ilk kadın terzisi olan Mustafa Dişli, tek geçim kaynağı olan dikiş makinesini satarak, parasıyla Ankara’ya giden otobüse bilet alır.
Bir mola sırasında bir şişe suyun içine biraz ilaç katar.
Başbakan’ın karşısına çıktığında şişeyi uzatır ve şairliğini de kullanarak konuşmaya başlar:
“Size Urfalıların gözyaşını getirdim.
Size çeşme başında su almak için birbiriyle dövüşen bacıların gözyaşını getirdim.
Size suyu bekleyen cenaze sahiplerinin gözyaşını getirdim.
Size akşam evinde yemek pişirmek için su bekleyen anaların gözyaşını getirdim.”
Toplantı sona erdiğinde Mustafa Dişli’nin yüzü gülmektedir.
İstediğini başarmış, Urfa’nın içme suyu projesi için Başbakan’ın sözünü almıştır.
Bu, Terzi Mustafa’nın ilk eylemi de değildir.
*- AÇMADAN DÖNME!
Adana’da öğretmen okuluna gittiği dönemde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in Urfa’ya geleceğini duyunca trenin geçeceği yollara şu pankartı asar:
“7000 yıllık Urfa’ya bir lise açmadan dönme!”
Bununla da kalmaz, Hasan Âli Yücel’in ziyaret esnasında dinlenmek için uğradığı kahvelerdeki fincanlara, çay bardaklarına “Urfa’ya lise istiyoruz!” diye yazar.
*- ‘TATLI’,’TATLISES’ OLDU
İbrahim Tatlıses’in “Oxford vardı da biz mi gitmedik?” dediği Urfa’ya ilk liseyi açtıran da Mustafa Dişli’dir.
Şanlıurfa İnci Sineması o akşam iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktır.
Urfalıların yoğun ilgi gösterdiği ünlü şarkıcı Şükran Ay’dır.
Gecenin sunuculuğunu yapan Mustafa Dişli, yeteneğine güvendiği Urfalı bir gence bir yolunu bulup türkü söylemesi için programda yer açar. Mikrofonu eline alıp “İşte karşınızda İbrahim…” der ve orada kalır, sonunu getiremez.
Perdenin arkasındaki gence döner: “Soyadın neydi senin?” diye sorar. “Tatlı,” yanıtını alınca salonda şu ses duyulur:
“Karşınızda İbrahim Tatlıses!”
Evet, bir dönemin çok dinlenen türkücüsüne adını veren de Mustafa Dişli’dir.
*- SPOR ve SANATLA İLGİSİ
Daha başka neler mi var?
Meşhur Balıklıgöl’de çalıştırdığı su topu takımı ve yüzücüler, denizin olmadığı Urfa’ya yedi altın madalya kazandırır.
Urfaspor futbol takımını da o kurar, takımın renklerinin sarı-yeşil olmasına da o karar verir.
Kulüp logosunu da o tasarlar.
Futbol hakemliği de yapar.
Öylesine sevdalıdır ki kentine, kartvizitinde şunlar yazılıdır:
“Mustafa Dişli / Urfa’da.”
Bitmedi…
Tiyatro yazarı ve oyuncudur Mustafa Dişli.
Şiirler de yazar.
Şanlıurfa’da çekilen sinema filmlerinde de roller alır:
“Mezarımı Taştan Oyun”da Hüseyin Peyda ile, “Erkek Ali”de Eşref Kolçak’la, “Hudutların Kanunu”nda Yılmaz Güney ile…
*- KARANLIK GÜNÜ
Ne acıdır ki çok sevdiği Urfa’nın işgalden kurtuluş günü olan 11 Nisan, 1959 yılından sonra hayatının en karanlık günü olacaktır.
O gün kurtuluş törenlerini sunma görevi her yıl olduğu gibi ondadır. Ateşler içinde yanan dört yaşındaki oğlunu evde bırakarak tören alanına koşar.
Geri döndüğünde oğlunu yatakta cansız yatarken bulur.
O günden sonra kısa sürede saçları ağarır.
1978 yılında bir gece, teröristler Mustafa Dişli’nin evine bomba atarlar.
Oğlu Yusuf Sabri yaralanır ve o gecenin mirası olan aksayan ayağıyla bir daha koşamaz, arkadaşlarının oyunlarına katılamaz.
Yusuf Sabri, okulun bahçesinde 23 Nisan provalarını oturduğu yerden seyrederken babasını karşısında bulur; yanında da üç tekerlekli bir bisiklet vardır.
Mustafa Dişli bir bisiklet kiralamış, bir marangoz arkadaşına yaptırdığı tahta at başını bisiklete monte etmiştir.
Bayram yerinde tüm Urfalılar, tören geçişi sırasında Kurtuluş Savaşı süvarisi kıyafetindeki çocuğu coşkuyla alkışlar.
Mustafa Dişli’nin oğlu Yusuf Sabri, başında kalpağı, güneş altında parlayan üniformasıyla valinin önünden geçerken kılıcını çıkarıp bağırır:
“Ya istiklal ya ölüm!”
Oğluna tüm gece kostüm diken terzi Mustafa’nın uykusuz gözlerinden yaşlar akmaktadır…” (Sunay Akın)
*- KORKMAYALIM
Rıza Zelyut, ‘Tarihsel gerçekleri yazmaktan korkmayalım.
Evet!
Bir yiğit çıktı, hanedanlığı yıktı!
– O hanedanlık Osmanlı hanedanlığı idi.
– Türk’e düşmandı.
– Anadolu’yu yağmalayıp Balkanlara yatırım yapıyordu.
– Çünkü, Türk olmayan devşirmelerin elindeydi.
– Hanedanın başındaki Osmanlı padişahı Vahdettin, Türkleri hayvan sürüsü gibi görüyordu.
– Türkler askere alınıyor; ölüyor; vergi veriyor ama İstanbul’a giremiyorlardı.
– Halk bir lokma ekmeğe muhtaçtı, hastalıktan kırılıyordu.
– Hanedan, düşmanla işbirliği yapmıştı; ülkeyi kurtarmaya çalışan Kemalistleri yok etmeye çabalıyordu.
– 23 Nisan 1920’de açılan Millet Meclisi bu çöken gerici yapıyı ortadan kaldırmak için atılan ilk adımdı.” Diyor.
*- VAR OLSUN…
Rıza Zelyort devam ediyor:
“-1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış, hanedanlık sistemi böylece yıkılıp gitmiştir.
– 17 Kasım 1922’de hanedanın başındaki hain Vahdettin İngilizlere sığınmış ve İstanbul’dan kaçmıştır.
– Hanedanlık, ülkemizi düşman çizmesinden kurtaran Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından yıkılıp atılmış; bu topraklarda yepyeni ve güçlü bir devlet kurulmuştur.
Var olsun Türkiye Cumhuriyeti!..
*- HEP BÖYLE…
Hakan Solak tepkili…
Belki de kendi görüşüyle ile birlikte halkın oluşan bir düşüncesini dile getiriyor.
Doğru da olmayabilir.
Ama biz doğru olarak kabul edelim ve yetkililerin kendilerine çeki düzen vermeleri için bir ölçü olsun.
Formül, rezaletin önlenmesi için belediye başkanını düşüyor.
Hakan Solak yazmış:
“Ülkemizin her köşesinde yaşayan insanlarımızın İzmir ve Karşıyaka dendiğinde ilk akıllarına gelen düşünceleri nedir?
Yaşayan kent İzmir ve Karşıyaka….
Ben özellikle biraz kendi yaşadığım ilçem Karşıyaka’dan sizlere bahsedeyim;
‘İlçemizde yaşayan kadınlarımızın öz güvenleri oldukça güçlüdür mesela.
Ve bir güçlü yanımızda insanlarımızın her yaşta sanata ve sanatçıya olan ilgileri ve sevgileridir.
İlçem Karşıyaka erkeği ile kadını ile sosyal değil çok sosyal olan bir ilçemizdir.
Ancak,
Son iki yıldır belediye başkanımız değişti, günden bugüne sanata ve sanatçıya önem vermeyen bir yönetim zihniyeti başa geldi.
İlçemiz de sosyal hayata önem veren sanata önem veren derneklerimizi ve her yaştan insanlarımızı belediyenin sanat yapmalarında olan engelleri yıldırma derecesinde olan tavır ve tutumları genci ve yaşlısı ile tüm Karşıyakalı dostlarımızın tepkisini çekiyor.
*- ÜZÜCÜ OLAN
Karşıyaka belediye başkanına yaşadıkları başta fahiş salon bedelleri olmak üzere salonlarının bakımsızlığı ve ağır sözleşme dayatmalarını anlatmak yaşayan kent Karşıyaka’mızın sanatını ileri noktalara taşıyacak projelerinden bahsetmek için randevu taleplerine hiç bir şekilde başkanın geriye dönmemesi Karşıyaka belediye yönetiminin sanata ve sanatçıya gösterdiği değeri göstermesi açısından çok ama çok üzüntü verici.
Bostanlı Suat Taşer isminin altına İzka inşaat sahnesi olarak değiştirilmesi Karşıyakalı insanlarımızı ve sanatseverlerimizin tepkisini ciddi bir şekilde çekiyor.
Karşıyaka Belediyesi yönetilemiyor…..
Belirsiz bir şekilde bir kaç kişinin tavsiyeleri ilae bir o yana bir bu yana yönlendiriliyor.
Üzülüyoruz.
Kızıyoruz….
Tepkiliyiz…..
Karşıyakamızı ehil işi bilen yönetmeyi bilen kentini bilen nitelikli liyakatli ekip tarafından yönetilmesini Karşıyakalı hak ediyor ve bekliyor.
Sevgiler. (Hakan Solak)
*- GİRİŞİMCİLER İÇİN…
E-ticaret sektöründe rekabet artık yalnızca fiyat, kampanya ve trafik seviyesinde yaşanmıyor.
Kullanıcı deneyimi, algı yönetimi ve çok yüzeyli görünürlük, satın alma sürecinin temel belirleyicileri haline geldi.
Bugün bir kullanıcı bir ürünü satın almadan önce:
– Google’da ürün ismini arıyor,
– Instagram’da marka içeriklerini inceliyor,
– TikTok’ta deneyim videolarına bakıyor,
– YouTube’da detaylı inceleme izliyor,
– ChatGPT’ye ‘X marka kaliteli mi?’ diye soruyor,
Maps, Trendyol, Hepsiburada, Amazon, Ekşi ve Reddit’te sosyal kanıt tarıyor.
Yani satın alma kararı, tek bir platformda oluşmuyor.
Karar, platformlar arası uyumlu görünen marka algısında oluşuyor.
Peki bu durumda ne yapmalıyız?
Markanın nerede göründüğünü değil, nasıl algılandığını ölçüp, yönetip ve optimize etmeliyiz.
Çünkü;
Kullanıcı Satın Alma Yolculuğu Parçalı ve Çok Katmanlıdır
E-ticarette karar süreci artık lineer değildir.
Kullanıcı şu aşamalar arasında hızlı geçişler yapar:
Bu aşamalarda farklı yüzeylerde tutarlı marka deneyimi oluşturmak, dönüşümün ana belirleyicisidir.
Bunun için profesyonelce, bu yolculuğun nerede kırıldığını tespit ederek optimize etmemiz şart.
Bu da belirttiğim gibi, gerçek profesyonellerden destek almakla sağlanabilir.
Demeki ki,
e-ticarette görünürlük artık ürün içi optimize ederek sağlanmaz
Bazı yaklaşım görünürlük sağlar, fakat karar kalitesi üretmez.
Yeni yaklaşım: Ürün → Marka → Deneyim → Topluluk → AI Yanıt Zinciri şeklinde…
Bu zincirde her halka birbirini güçlendiriyorsa, kullanıcı hem ürünü hem markayı doğru tercih olarak algılar…
Bu yazdıklarım biz sıradan kişiler için değil, önemli girişimciler için…
*- ŞEHİT ERİN MEKTUBU
Bu paylaşımı Mehmet Gürgen’den aldım.
Ama yazarı Murat Akman…
Murat Akman arada bu paylaşımı yapıyor ve nedenini yazının sonunda açıklıyor.
Sizi biraz merakta bırakarak, “doğduğu gün ailesi tarafından bir çöplüğe bırakılarak terk edilen’ çocuğu okuyalım:
“Çocukluğunu Çocuk Esirgeme Kurumu’nda geçirdi.
Kurumu evi gibi benimsemişti, fakat 18 yaşına geldiğinde, istemese de, yasalar gereği kurumdan ayrılmak zorunda kaldı.
Yine de oradaki öğretmeniyle bağını hiç koparmadı ve elinden geldiğince kurumda kalan çocuklara destek olmaya devam etti.
Askerlik görevini komando olarak yerine getirirken, devletten aldığı maaşı yine Çocuk Esirgeme Kurumu’ndaki çocukların ihtiyaçlarını karşılamak için gönderdi.
Her operasyona çıkmadan önce, hayatını kaybetme ihtimaline karşı, “son mektubu” olabileceğini düşündüğü bir yazıyı kaleme alıyor ve çocukluk arkadaşı olan birine ulaştırılmak üzere bir silah arkadaşına emanet ediyordu.
*- GERİ DÖNMEDİ
Bir gün, Murat Akman’ın geri dönmediği bir operasyon sonrası, mektubu emanet ettiği asker arkadaşı, onu vasiyet edildiği kişiye teslim etti.
Murat’ın birlikte büyüdüğü o arkadaşı, şehidin isteği üzerine mektubu bir medya kuruluşuna belirli bir bedel karşılığında devretti.
Gazetenin ödediği bu ücret, Murat’ın büyüdüğü Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağışlandı.
Ve Murat Akman’ın mektubu, şehit olduktan sonra gazetede yayınlandı.
“Bu yazı bir komando erin mektubudur.
-Eğer bu satırları bir gazetede okuyorsanız, ben artık hayatta değilim demektir.!
Bir ailem olsaydı, bu mektubu onlara gönderirdim ama benim kimsem yok.
Şu anda koğuştaki ranzamda oturuyorum.
Yanımda Adana’dan, Ağrı’dan, Sivas’tan, Edirne’den, Diyarbakır’dan, Ankara’dan, Antalya’dan, İzmir’den, Urfa’dan, Trabzon’dan…
Kısacası Türkiye’nin dört bir yanından gelen, birbirini tanımayan ama birbirinin canını korumaya ant içmiş birçok asker var.
Birazdan göreve çıkacağız, tek dileğimiz kimseye zarar gelmeden geri dönmek.
Ölme ihtimalini düşünerek mektup yazmak çok zor.
İnsan ölümü aklına getirmek istemiyor; hep bir umut var ya hani, ‘belki sağ dönerim’ diye.
Askerliğim bitince bu mektubu yırtıp atacaktım ama eğer bu satırları okuyorsanız, demek ki atamadım.
Zaten kalem tutmakta pek iyi değilimdir; ben silah tutmayı daha iyi bilirim.
Siz öğrettiniz bana o silahı tutmayı — sizi korumak için.
Garip olan şu ki, siz bu mektubu okurken ben neden öldüğümü bile bilmiyor olacağım.
Belki bir mayına bastım, belki de kurşunlara hedef oldum.
Soruyorum size: Bilen var mı, ben ne uğruna öldüm?
*- FAZLASI VAR, EKSİĞİ YOK
Kışlada her televizyona baktığımda, insanların birbirini öldürdüğünü, birbirine zarar verdiğini gördüm.
‘Müziğin sesi yüksek!’ diye komşusunu vuranlar,
Gücü sadece ‘kadına’ yetenler,
On lirası için ‘adam öldürenler’,
‘Kız arkadaşına baktı’ diye bıçak çekenler…
Söyleyin bana, ben kimi korumak için öldüm?
*- ÜÇÜNCÜ SAYFA HABERLERİ
‘Eti az pişti’ diye garsona bağıran adam;
Ben ‘sen rahat uyu!’ diye kurşunların arasında yaşadım.
‘Arabasını solladılar’ diye, öfkeyle levye kapıp inen adam;
‘Beni doğurduğu gün çöp bidonuna atan’ annem;
Söyleyin, ben kimin uğruna öldüm?
Yetimhanede de, askerde de, en güzel şeyin ekmeği paylaşmak olduğunu öğrendik biz.
Peki size ne paylaşmayı öğrettiler?
Ben sizleri önce Allah’a, sonra birbirinize emanet ediyorum.
Ben sizden razı oldum, Allah da sizden razı olsun.
Vatanımız sağolsun!” (Murat Akman – 1996)
Bu yazıyı sık sık paylaşırım.
Neden mi?
Belki birilerinin vicdanı sızlar diye…
Ama nedense bir kaç kişi dışında okuyan yoktur….”
*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE

*- YORULMUŞ!… / YAŞAR EYİCE
