Yazan: Tahsin Tuna / Taşralı Gazeteci
Düşünün ki yıl milattan önce 2. yüzyıl… Altınızda uçsuz bucaksız bir ova, önünüzde ise bulutlara komşu sarp ve dik bir kaya kütlesi: Pergamon’un, yani bugünkü adıyla Bergama’nın görkemli Akropolü. Krallığın kalbi, saraylar, tapınaklar ve binlerce insan bu sarp zirvede yaşıyor. Görkem var, güç var, sanat var… Ama bir sorun var ki, hepsinden daha ağır basıyor: Su yok.
Sarp kayalıkların üzerine kurulmuş bu devasa kentte yaşayanlar, en temel ihtiyaçları olan su için ne yapacaktı? Yağmur suyu elbet bir yere kadar yeterdi ama ya kuraklık basarsa? Ya surların dışından gelen bir düşman kenti kuşatırsa?
İşte o günün kralları ve mühendisleri, tarihin akışını değiştirecek imkansız bir karara imza attılar: “Dağ ayağımıza gelmiyorsa, suyu dağın tepesine biz götüreceğiz.”
40 Kilometrelik Bir Sabır ve Mühendislik Destanı
Su arayışı için gözler, Akropol’ün kilometrelerce kuzeydoğusundaki Madra Dağı’na çevrildi. Bugün bile yemyeşil ormanlarıyla, zengin su gözeleriyle nefes alan o coğrafya, antik çağın damarı olacaktı. Ancak ortada devasa bir engel vardı: Madra Dağı ile Akropol arasında aşılması gereken vahşi vadiler, derin uçurumlar ve kilometrelerce yol vardı.
Bugün elimizde devasa kepçeler, çelik borular var. Peki, o devirde antik mühendisler neye sahipti? Sadece akıl, geometri, taş, toprak ve sınırsız bir sabır.
Dağdan yola çıkan su, yerçekiminin nazik eğimiyle taş kanıtlar ve üzeri kapalı galeriler içinden akarak vadi kenarına kadar getirildi. Fakat asıl büyük sınav şimdi başlıyordu. Çünkü arada derin bir vadi vardı ve suyun karşı yokuştaki dik tepeli Akropol’e tırmanması gerekiyordu. Fizik kurallarına göre su, düz yokuş yukarı akmazdı; aşağı düşerdi.
Antik Dünyanın “U” Sırrı: Ters Sifon
İşte tam bu noktada, bugün bile mimarlık ve mühendislik fakültelerinde ders olarak okutulacak bir deha sahneye çıktı: Ters Sifon Sistemi.
Mühendisler suyu açıkta bırakmak yerine, birbirine sıkıca kenetlenen pişmiş toprak künklerin içine hapsettiler. Vadiye inen su, doruktaki basıncın da etkisiyle (bileşik kaplar ilkesiyle) vadinin dibine kadar ok gibi indi. Dipte inanılmaz bir hidrostatik basınç birikti. İşte o biriken güç, suyu adeta dev bir “U” harfi çizercesine, karşı yokuştan yukarıya, tazyikle tırmandırdı.
Kilometrelerce uzaktaki dağdan yola çıkan su, nehir gibi akarak değil, yer altının gizli damarlarından geçerek ve koca bir vadiyi alt ederek sarp Akropol’ün zirvesine ulaştı.
Zirvede Hayat Bulan Sarnıçlar
O su zirveye ulaştığında, kentte adeta bir bayram havası esmiş olmalı. Gelen su; sarayların mermer avlularındaki çeşmelere, anıtsal yapılara ve tapınaklara dağıtıldı. Artık Bergama sadece görkemli heykelleriyle değil, dağları dize getiren suyuyla da kudretliydi. Kentin kayalık zemini oyularak devasa yeraltı sarnıçları yapıldı. En kurak yazlarda veya en acımasız kuşatmalarda bile bu sarnıçlar, Pergamon halkının can damarı oldu.
Bugün Bergama’nın kalıntıları arasında dolaşırken, yıkık tapınaklara, devasa tiyatroya ve gökyüzüne uzanan sütunlara hayranlıkla bakarız. Ancak asıl mucize, gözümüzün önünde duran o taşların altında yatar. 40 kilometre öteden, dağların bağrından sökülüp sarp kayalara taşınan o su, binlerce yıl önce insan zekasının neleri başarabileceğinin en saf kanıtıdır.
Taşralı Gazeteci olarak biz, bu toprakların altındaki gizemleri, atalarımızın bıraktığı bu muazzam akıl izlerini sürmeye devam edeceğiz. Çünkü bu coğrafya, her taşın altından başka bir efsane, her vadiden başka bir mühendislik destanı fısıldar.

