“Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.”
Atalarımız bu sözü boşuna söylememiş. Çünkü insanın canını yakan, sadece yaşadığı acı değildir; aynı acıyı yeniden yaşama ihtimalidir.
Son günlerde kendi kendime şu soruyu soruyorum:
İyilik gerçekten yorulur mu?
Sanırım yoruluyor…
Çünkü iyiliğin omzuna her geçen gün biraz daha fazla yük bırakıyoruz. En çok da güveni kırarak…
Çocukluğumda bu sözü büyüklerimden çok duyardım. O zamanlar bunun sadece sıcak sütle ilgili olduğunu sanırdım. Meğer hayatın en derin öğütlerinden biriymiş.
İnsan, güvenmeyi öğrenerek büyüyor.
Daha konuşmayı bilmezken annesinin kucağına güveniyor. İlk adımlarını, elini tutan birine inanarak atıyor. Sonra arkadaşlarına, öğretmenlerine, komşularına… Kısacası insan, insana güvenerek hayata karışıyor.
Belki de bu yüzden güven, bir duygudan çok daha fazlası.
Hayatı yaşanabilir kılan görünmez bir köprü…
Ne var ki zaman geçtikçe o köprünün her zaman sağlam olmadığını öğreniyoruz.
Verilen sözler tutulmuyor, dost sandıklarımız yabancılaşıyor, iyi niyetimiz bazen karşılıksız kalıyor. Yaşadığımız her hayal kırıklığı, içimizde görünmeyen bir iz bırakıyor. Sonra fark etmeden daha az inanıyor, daha çok sorguluyoruz.
Çünkü insanı en çok yoran şey, kaybettiği para değildir.
Kaybettiği güvendir.
Bugünlerde yine güven üzerine çok şey konuşuluyor. Ayrıntılarına girmek istemiyorum. Çünkü mesele yalnızca gündemdeki bir olay değil.
Asıl mesele, insanların en temiz duygularının istismar edilmesi…
Bir çocuğun yüzü gülsün diye yapılan yardımın gerçekten yerine ulaşıp ulaşmadığını düşünmek zorunda kalmak…
Bir hastaya umut olsun diye verilen desteğin akıbetinden endişe etmek…
İşte insanın canını yakan da tam olarak bu.
Çünkü yardım ederken aslında cebimizden çıkan paradan daha fazlasını veriyoruz.
Vicdanımızı emanet ediyoruz.
Belki de bu yüzden, güveni kaybetmek sadece bir kişiyi değil, bütün toplumu yoksullaştırıyor.
Çünkü bir kez kırılan güven, yalnızca o günün meselesi olarak kalmıyor. Sonraki günlerde gerçekten yardıma ihtiyacı olan insanlar da bunun bedelini ödüyor. İnsanlar elini cebine atmadan önce duruyor, düşünüyor, şüphe ediyor.
Oysa iyilik, şüpheyle büyüyen bir duygu değildir.
İyilik, güvenle yeşerir.
Bazen düşünüyorum da…
Belki de bugün en çok korumamız gereken şey paramız değil, birbirimize duyduğumuz inançtır.
Çünkü güven kaybolduğunda yalnızca insanlar birbirinden uzaklaşmaz.
Merhamet de sessizce araya mesafe koyar.
Sonra atalarımızın neden o sözü söylediğini daha iyi anlıyoruz.
“Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer.”
Haklıdır…
Ama insan yine de, çocukların büyüdüğü dünyanın bu kadar temkinli olmasını istemiyor.
Keşke bir gün, yardımların gerçekten yerine ulaştığından emin olabildiğimiz, güvenin yeniden en değerli sermaye olduğu bir toplumda yaşayabilsek.
Çünkü bir ülkenin en büyük zenginliği ne kasasındaki para ne de sahip olduğu binalardır.
En büyük zenginliği, insanların birbirine gönül rahatlığıyla güvenebilmesidir.
“Güven, para gibi harcandıkça azalan değil; paylaşıldıkça çoğalan tek sermayedir. Ama onu sömürenler, yalnızca bugünü değil, yarının iyiliklerini de çalarlar.”
