Bir önceki yazımda, ‘Bakalım bisiklet YAŞAR EYİCE Atalay Ergezen bu satırlarıma nasıl yanıt verecek?’ diye sormuştum.
Yanıt hemen geldi!
‘Yaşar Eyice abi.
Başımıza bela olan ne varsa, altından “normallerimiz” çıktığı için; konuyla ilgili konuşmak, otomatikman “anormalleşiyor”.
Bir de bunun sözde kalmayıp, gündelik yaşama yansıdığı durumda neler olur?
Eskidenmiş, doğru söyleyeni köyden kovmak.
Şimdi, evden kovulmayı dahi göze almadan, doğru yaşamaya kalkmak cesaret işi.
Sen ki, bisikletin insanın hayat akışını nasıl restore ettiğini henüz birebir deneyimlemediğin halde, bundan eminsin.
Yüzde yüz eminsin.
Herkes kandırabilir.
En yakınlar, en tanıdıklar çelme takabilir.
Yarı yolda bırakabilir.
Bisiklet asla!
*-
Emekle bütünleşik olan BİSİKLET, hem birebir kişiyi, hem mahalleyi, hem köyü, hem çevreyi selesine alıp hedefine ulaştırır.
Enerji kaynağı ne hurafelerdir, ne ideolojilerdir, ne partiler, ne efsaneler, ne de güç ve para.
Tek kaynak; insan.
İnsanın kendine ait gücü, kendine ait iradesi, kendine ait özgüveni, kendine ait sorumluluğu, kendine ait yaşama sevinci.
Bisiklet gezegeni de hedefine ulaştırır.
Alıntıladığın başlığın şöyle bir versiyonu da olabilirdi:
“Sürdürülebilir gezegene bisiklet sürerek ulaşılır”
Bisiklet kullanmanın ekonomiyi batıracağı ironisi, çarpıcı bir hatırlatma ve davet.
Hem de, vahşi tüketim ekonomisinin tröstlerine karşı bir direniş teklif edip madde madde bisikletten zarara uğrayacak yapıları sıralayan…
Trajik olan şu ki; bu yol ayrımlarında belirleyici olan; para ve güç sahibi odakların stratejik kararlarının değil, vazgeçmekte zorlandığımız “normallerimiz”.
*-
Elbette çağın gereği her tür araç olacak trafikte.
Motorlu taşıt üreticileri de, ilaç sektörü sahipleri de birer insan.
Kendileri için doğru olan ile sokaktaki insanın bulacağı doğrunun çelişmemek durumunda olduğunu onlar da biliyorlardır.
Ama durum hiç vahim değil.
Hem dünyada hem Türkiye ‘de, normalin! dışına çıkıp iki teker ile kendine yeni bir yaşam tanımlayan o kadar çok insan ve gruplar var ki. Kimsenin gazına gelmeyen…
Çok çok değerli, takip etmekle bile yetişilemeyecek bilgi birikimi, sunumlar ve yaşantılar var, bisikletle ilgili.
*-
Benimkisi, bisikletin, birçok disiplinin merkezine oturup her biriyle bağlantıları olan, insanın ateşten sonra bulduğu en değerli icat olduğuyla ilgili veriler toplayıp, ilişkilendirip paylaşmak.
Mağaranın içinde yakılıp söndürülmeyen ateş, içten yanmalı motorların görünmeyen ateşine dönüşüp egzoz dumanıyla kendini belli ettiyse…
Bu ateşin içimizi yakan fazlalığını söndürecek olan da hava soğutmalı BİSİKLET.
Senin yazılarındaki, başlıkların armonisini duyabildiğimde hem mutluluk hem ufuk açıcı tetikleme oluyor bende.
Hani şair der ya, çocuğun dilinden;
“Teyze, amca bir imza ver”
Sonradan gördüm bu apaçık ayrıntıyı.
Evin dışına sesleniyor çocuk.
Ümitsiz alana başını geri çevirmeden.
Sokağın, caddenin, şehrin, ülkenin yetişkinlerine;
“Madem büyüksünüz. Zor durumdayım. Bir imza verin”
*-
Binmeseniz de bir bisiklete, hiç binmeyecek de olsanız.
Bir imza verin.
Kişilerin, isimlerin hatırına değil.
Bir fikrin, bir iradenin, bir içeriğin, bir yolculuğun adına.
Hem de rüya alemlerinde uçuşan illüzyonlara değil, sağlamca yere basan tekerlere, ritimle melodiyle pedal çeviren ayaklara bir beğen verin bi imza verin.
Sosyologlar, Antropologlar, Tıp doktorları, Hukukçular, Pedagoglar, Psikologlar normallerimizin! örümcek ağından sıyrılıp insan gibi yaşama yolculuğuna katkı sunmaya başlayana kadar bir imza verin.
*-
Üstadın affına sığınarak;
“Hiroşima da
Yaşayan bir ölüye dönüşeli
Oluyor bir on yıl kadar
Büyümemeye müebbet
Nesnelere kavuşma uğruna
Nesneleştirdiğiniz ben
Kapınızı çalıyorum
Ölmemek için bile değil
İnsan gibi yaşamak için
Bir imza ver
Çocuklar korkutulmasın
Pedal da çevirebilsinler”
Ayasofya Camii’ni
1936 yılında tapusunu Ayasofyayı Kebir Camii Şerif, sahibini de Fatih Sultan Mehmet Vakfı olarak kaydeden de Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Atatürk, 24 Kasım 1934 de Ayasofya camiini müzeye çeviren kararnameyi imzaladı fakat Resmi gazetede yayinlatmadi.
Bu manevrasıyla ;
Ortodoks olan SSCB , Yunanistan, Bulgaristan vd ülkelerin Ayasofya üzerindeki emellerini hoşnut ederek Montrö boğazlar sözleşmesi için destek istedi ve aldı.
20 Temmuz 1936 da Montrö boğazlar sozlesmesi taraflarca imzalanarak ,Boğazlar Türk egemenliğine girdi.
Montrö imzalandiktan 4 ay sonra ;
Atatürk, 19. KASIM .1936 da Ayasofya nın tapusunu cami olarak tapuya tescil ettirdi.
Olayları tarih sıralamasına göre yorumlarsaniz Atatürk ün dehasını ve Ayasofya cami müze tartışmasına yanıt bulabilirsiniz.
Bir süre önce Ayasofya cami kararı alınınca ibb ye, meclisine Ayasofya nın cami olarak plana işlenmesi için teklif verdiler. Ancak ,Ayasofya nın Atatürk döneminde Cami olarak işlendiği ortaya çıktı.
Büyük önder Atatürk hedefine ulaşmış Montrö yü imzalatmış, 2 yıl sonra da 1938 de ebediyete intikal etmiş. Cami Müze konusu ile Atatürk e sataşma tartışmaları Atatürk ün dehasını anlayamayan okuma özürlü küçük beyinlerin işidir. Daha azını gör
*-
*-
ur Akpınar
3s
Ankara savaşından önce Timur, Türk köylerini yakıp yıkan Ermeni çetelerini yakalayıp, huzuruna getirdi.
Ermeni çetecilerine; “Öldürmek iyi midir ?” diye sordu. Korkudan cevap veremediler.
Timur devam etti; “İyi olmasa öldürmezdiniz. Bebedeki çocukları kıtır kıtır kesmezdiniz. Yapmaktan hoşlandığınız bir işin size de yapılması caiz değil midir? Kendinize iğneyi sokmadan başkasına çuvaldızı sokmamalıydınız.
Mademki halt ettiniz, şimdi siz de çuvaldızın nasıl can yaktığını öğreneceksiniz.” Timur emrini verdi. Çeteleri onar kişilik gruplara ayrıldılar. Hepsinin başları iple bacakları arasına sıkıştırılmıştı. Gruplar çukurlara dolduruldu. Çukurlar dolunca üzerlerine tahta örtüldü. Tahtalar da toprakla kapatıldı. Timur, Türk’e zulmedenin sonunun bu olduğunu söyledikten sonra, tarihe yazılan şu sözleri söyledi;
“Bir gün tarihçiler bu yaptıklarımı biçimsiz kelimelerle yazacaklar ve beni ayıplayacaklardır.
Fakat onlar kuru kamışı mürekkebe daldırıp akıllarına geleni çizenler 4 bin değil, 4 kere 100 bin değil, 400 bin kere 100 bin baldırı çıplağın bir Türk’ün aşık kemiğine değmeyeceğini bilseler ve benim yanmış Türk köyleri, kazığa vurulmuş Türk kadınları, duvarlara mıhlanmış Türk çocukları önünde ciğerimin nasıl yandığını sezseler biraz insaf ederler, beni kötülemezler !”
Kaynak; Şerafeddin Ali Yezdi ( 15. yüzyılda İran’da yaşamış Farslı tarihçi) (Timur Devleti tarih yazarı) Daha azını gör
*- HERKES KANDIRILIR / YAŞAR EYİCE

*- HERKES KANDIRILIR / YAŞAR EYİCE


*- HERKES KANDIRILIR / YAŞAR EYİCE

*- HERKES KANDIRILIR / YAŞAR EYİCE
