KERMES VE ÇOCUKLUK HAYALLERİ ,
Tahsin TUNA
“Ana… Kermese on beş gün kaldı. Gidecek miyiz?”
Bir çocuğun sorabileceği en masum, en umut dolu sorulardan biriydi bu.
Rahmetli Annemin cevabı ise yıllarca hiç değişmezdi:
“Bilmem… Baban götürürse gideriz.”
Babamın cevabı daha da kısaydı:
“Hele şu tütünün çapasını bitirin de bakarız bir çaresine…”
İşte bizim çocukluğumuz, umutlarımızı bile tütün tarlasına bağlayan yıllardı.
Çapa bitmeden ne kermes vardı ne bayram…
Haziran güneşi tepemizde ateş gibi yanarken, sırtımızdan ter değil sanki ömrümüz akardı. Ellerimiz nasır, enselerimiz kömür gibi kararmış olurdu. Bir yandan çapa yapar ot yolar, bir yandan hayalini kuruyorduk Kermes’in. Hayalini kurduğumuz şey ne oyuncaktı ne zenginlik…
Sadece Bergama Kermes’ti….
Haftada bir gün motosikletiyle gelen dondurmacı, tarlalarda çocukluğumuzun en büyük misafiriydi. Yolun başında görünmesini beklerdikler dururduk. Elimizdeki yirmi beş kuruş, elli kuruş ya da bir lira, dünyanın en büyük serveti gibi gelirdi bize. O küçücük külahın içine sığan serinlik, sıcağın ortasında adeta cennetten bir esintiydi.
Ama asıl beklediğimiz dondurma değildi…
Kermesti.
Şehirden köye gelen her yabancıya aynı soruyu sorardık:
“Kermes başladı mı?”
Çünkü radyomuz yoktu.
İnternet yoktu.
Haberi getiren insanlar vardı.
Bazen tarladaki işler bitmezdi. Kermesin son gününe yetişebilirdik ancak. Bir günlük mutluluk için haftalarca çalışırdık.
Madra’nın taş döşeli yollarında ilerleyen Paşaköylü Nuri’nin otobüsü hâlâ gözümün önünde…
İğne atsan yere düşmezdi.
Kucağında tavuk taşıyan…
Ayağının dibinde kuzu götüren…
Sepet dolusu yumurta getiren…
Pazara inecek insanlar…
Ayakta yolculuk eden çocuklar…
Ve toprağın kokusu…
O otobüs sadece insan taşımazdı.
Bir köyün umutlarını taşırdı Bergama’ya.
Biz çocuklar için kermes demek yalnızca lunaparktı.
Ne konser bilirdik…
Ne panel…
Ne tiyatro…
Ne sergi…
Bizim dünyamız dönme dolabın döndüğü kadardı.
Analarımız elimizden tutardı.
Babalarımız sessizce arkamızdan yürürdü.
Onlar eğlenmeye değil, bizi sevindirmeye gelmişlerdi.
Kıl siyah örtülerini gölge yapıp bir kenara çömelir, sıcağın altında bizi izlerlerdi.
Kendilerine hiçbir şey almazlardı.
Varsa yoksa çocuk…
Belki bir iskarpin ayakkabı…
Belki bir pantolon…
O kadar…
Lunaparkın dışında el arabalarında satılan hıyarlar…
Buz kütlesinden kesilerek yapılan dümbuzlar…
Kılıç gibi bıçakla kesilen kar kütlelerinden yapılan pekmezli içecekler…
Hepsine uzun uzun bakardık.
Canımız çekerdi.
Ama çoğu zaman cebimizde onları almaya yetecek para olmazdı.
Yoksulluk…
Bugün bu kelimeyi çok kolay söylüyoruz.
Oysa o günlerde yoksulluk, sadece cebin boş olması değildi.
İstemeyi öğrenip isteğini içine gömmekti.
Bakıp da alamamaktı.
Susmaktı.
Ve buna rağmen mutlu olabilmekti.
Çünkü bir kez dönme dolaba binebilmişsek, dünyalar bizim olurdu.
Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki; biz aslında kermesi değil, çocukluğumuzu özlüyoruz.
O tozlu yolları…
O güneş yanıklarını…
Otobüs camından görünen Bergama’yı…
Babamızın cebindeki son parayla aldığı ayakkabıyı…
Annemizin gözlerindeki yorgun ama huzurlu bakışı…
Bugünün çocukları belki daha çok oyuncağa sahip.
Ama bizim kadar hayal kurabiliyorlar mı?
İşte cevabı en zor soru budur.
Aradan elli yıl geçti…
Bergama büyüdü.
Kermes büyüdü.
Işıklar çoğaldı.
Sahneler değişti.
Ama çocukluğun bekleyişi hiçbir zaman değişmedi.
Çünkü bazı şehirler festivalleriyle değil, o festivali bekleyen çocukların kalbiyle hatırlanır.
Ben bugün doksanıncı yılına ulaşan Bergama Kermesi’ne bakarken sadece bir etkinliği görmüyorum.
Toprak kokan elleri görüyorum.
Nasır tutmuş avuçları…
Kara lastik ayakkabıları…
Bir çift iskarpin uğruna aylarca çalışan babaları…
Çocuğunun yüzü gülsün diye sıcağın altında sessizce bekleyen anaları görüyorum.
Ve anlıyorum ki…
Asıl kermes, lunaparkta değildi.
Asıl kermes, yokluğun içinden umut üretebilen insanların yüreğindeydi.
Belki de bu yüzden Bergama Kermesi bizim için hiçbir zaman sadece bir festival olmadı.
O, çocukluğumuzun adıydı.
Bir günlük mutluluğun…
Bir yıllık bekleyişin…
Ve ömür boyu unutulmayacak hatıraların adı…
