Gökçeada’da İki Gün, Bir Ömürlük Hatıra

Sosyal Medyada Paylaş

Bayramda Gökçeada’ya gitmeye karar verdiğimde aklımdan ilk geçen soru şuydu:
“İki gün yeter mi?”
Aslında cevabı biliyordum. Yetmezdi.
Nitekim yetmedi de.
Sabahın ilk ışıklarıyla Kabatepe feribotunda, ufuk çizgisinden yükselen güneşi izlerken uzaktan beliren adaya bakıyor, kalacağım Tepeköy hakkında daha önce okuduklarımı düşünüyordum.
Eski adıyla Agridia, yani “küçük tarlalar” anlamına gelen Tepeköy; 1832 yılında inşa edilen Evangelimos Teotoku Kilisesi, eski Rum mezarlığı ve adalarını terk etmeyen Rum vatandaşlarımızla geçmişle bugünü aynı sokakta buluşturan özel bir yer.

Tepeköy yakınındaki mesire alanında bulunan yaklaşık 625 yıllık anıt çınar bütün heybetiyle yükselirken, ağacın hemen yanı başındaki tarihi çeşme de yüzyıllardır aynı kaynaktan beslenen suyuyla ziyaretçilerini karşılıyor.

Bende adaya adımımı atar atmaz kendimi bu görkemli çınarın gövdesine yaslanırken buldum. Kalın dalları sanki adayı kucaklıyor, gelenleri selamlıyordu. Çeşmeden buz gibi suyunu içtim. Bir dilek tutmayı da ihmal etmedim.
Belki de adanın bana ilk armağanı, geçmişle kurduğu bu güçlü bağ oldu.
Tepeköy’e dair hoşuma giden ilk ayrıntılardan biri, köy içine araç girişinin sınırlandırılmasıydı. Sokaklarda insanların, kedilerin, keçilerin ve rüzgârın önceliği vardı. Dağlardan yükselen kekik kokusu her nefeste hissediliyor, keçiler ve koyunlar ise “Buraların gerçek sahibi biziz” dercesine özgürce dolaşıyordu.
Çocukluğumdan beri sevdiğim sakız sardunyalarının kokusu beni yıllar öncesine götürdü. Hatta kendi şiirimdeki o dizeyi hatırladım:
“Çocukluğumdan kalan bir anı; sardunya kokuları…”

İki gün boyunca konakladığım Sakız Sardunya Konağı da adını aldığı çiçekler gibi sıcak ve tanıdıktı.
Adada geçirdiğim süre boyunca, doksan yaşını aşmış olmasına rağmen burayı hâlâ vatanı olarak gören ve adadan ayrılmamış Rum komşularımızla karşılaştım. Ada sakinlerinin ziyaretçilere karşı zaman zaman mesafeli duran tavırlarında, geçmişin bıraktığı kırgınlıkların ve güvensizliklerin izlerini görmek mümkündü. Bu toprakların hafızası yalnızca taşlarda ve kiliselerde değil, insanların bakışlarında da yaşamaya devam ediyor.
Köy kahvelerinde ve sokak sohbetlerinde adanın geçmişine, bugününe ve geleceğine dair pek çok hikâye dinledim. Gençlerin büyük bölümünün yıllar içinde Yunanistan’da yeni bir hayat kurmuş olması nedeniyle nüfus giderek yaşlanmış. Bugün adanın sessizliği biraz da bu göçün bıraktığı boşluğun sesi gibi.

Ama akşam olduğunda…
Tavernalardan yükselen ezgiler bütün ayrılıkları bir süreliğine unutturuyor.
Rumca ve Türkçe şarkılar aynı masalarda buluşuyor. Bir zamanlar aynı sokaklarda büyüyen insanların ortak hafızası müziğin içinde yeniden hayat buluyor. Kadehler kalkıyor, sohbetler uzuyor, insan kendini tanımadığı insanların hikâyelerine yakın hissediyor.
Belki de Gökçeada’nın asıl büyüsü burada saklı.

Tarih ile bugünün, hüzün ile neşenin, ayrılık ile aidiyetin aynı masaya oturabilmesinde…
Feribot dönüş saatinde adaya son kez baktım. Çınarın gölgesini, çeşmenin buz gibi suyunu, kekik kokan yamaçları ve akşam ışığında sessizce oturan yaşlı ada sakinlerini geride bırakıyordum.
Yola çıkarken kendime sormuştum:
“İki gün yeter mi?”
Şimdi cevabını biliyorum.
Gökçeada’yı görmek için belki…
Ama tarihini hissetmek, taşlarının anlattığı hikâyeleri dinlemek, rüzgârının taşıdığı hatıraları anlamak için iki gün yetmiyor.

Bazı yerlerden ayrılırsınız.
Bazı yerler ise sizden hiç ayrılmaz.
Tepeköy, benim için biraz öyle kaldı.
Buket Işıkdoğan Köse
Gökçeda 2026

Gökçeada’da İki Gün, Bir Ömürlük Hatıra

Gökçeada’da İki Gün, Bir Ömürlük Hatıra

Gökçeada’da İki Gün, Bir Ömürlük Hatıra

Gökçeada’da İki Gün, Bir Ömürlük Hatıra

Gökçeada’da İki Gün, Bir Ömürlük Hatıra

Gökçeada’da İki Gün, Bir Ömürlük Hatıra

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir