Bakırçay Havzasının Sosyo-Ekolojisi ve Kent Tarihi Anlatıldı

Sosyal Medyada Paylaş

“Parşömenden Tulum Peynirine Bin Yıllık Keçi Serüveni”,
Tahsin Tuna / Bergama
BERTO Başkan Adayı Sertaç Özdalkıran ve ekibi tarafından düzenlenen Bergama Çalıştayı’nın 3. oturumunda konuşan Prof. Dr. Murat Tozan, Kuzey Ege’nin tarihsel katmanlarını anlattı.
Dr. Ayşe Füruzan Caman’ın yönettiği oturumda söz alan Bergamalı yazar Prof. Dr. Murat Tozan, gerçekleştirdiği slayt sunumunda Bergama, Kınık ve Dikili ilçelerini kapsayan Bakırçay Havzası’nın yalnızca coğrafi bir bütünlük değil, binlerce yıllık ekolojik, kültürel ve ekonomik bir ekosistem olduğunu haritalar ve tarihsel veriler eşliğinde ortaya koydu.
Bakırçay Coğrafyasının Sosyo-Ekolojik Yapısı
Ekolojik Bütünlük ve Tarımsal Havza: Bakırçay (Antik Çağ’daki adıyla Kaikos), Yunt Dağları ile Madra Dağları arasında hayat veren su kaynakları ve alüvyonal topraklarıyla antik dönemden bugüne bölgedeki yerleşimin ve tarımsal üretimin ana omurgasını oluşturdu.
Kentsel ve Ekolojik Etkileşim: Kınık’ın verimli ovaları ve iç kesimlerdeki tarımsal gücü, Bergama’nın idari, dini ve kültürel merkez oluşu, Dikili’nin ise Ege’ye açılan stratejik liman ve kıyı kapısı olması, havzada binlerce yıldır süregelen güçlü bir sosyo-ekolojik dayanışma ağını gözler önüne serdi.
Haritalar Eşliğinde Kent Tarihi ve Coğrafi Dönüşüm
Tarihsel Harita Analizleri: Sunumda paylaşılan dönemsel haritalar üzerinden Bakırçay’ın yatak değiştirmeleri, Dikili ve Çandarlı çevresindeki kıyı şeridinin tarih boyunca yaşadığı morfolojik değişimler ve kentsel alanların bu doğal dönüşüme nasıl uyum sağladığı aktarıldı.
Yerleşim Katmanları: Antik çağ kırsal yerleşimlerinden Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi tarım kentlerine uzanan süreçte, Bakırçay coğrafyasının ticaret yolları ve liman bağlantıları üzerindeki rolü vurgulandı.
Antik Dönemde Bakırçay ve Kuzey Ege’nin Tarihsel Katmanları
Çok Katmanlı Kültürel Miras: Kuzey Ege coğrafyasının (Aiolis Bölgesi) kalbinde yer alan Bakırçay Havzası’nın, Antik Çağ’da Pergamon Krallığı, Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin izlerini üst üste barındıran ender havzalardan biri olduğu ifade edildi.
Doğa ve Uygarlık Kesişimi: Bölgedeki antik termal kaynaklar (Allianoi, Asklepion), maden alanları ve kırsal kült merkezlerinin, antik insanların ekosistemle kurduğu doğrudan bağı ve bu bağın oluşturduğu zengin medeniyet mirasını ortaya koyduğu belirtildi.
Bergamalı Galenos ve “Galenus’un Bağevi”
Tıp ve Doğa İnsanı Galenos: Tıp tarihinin en önemli isimlerinden Bergamalı Hekim Galenos’un anatomi ve eczacılık alanındaki çalışmalarının beslendiği en önemli kaynağın Bergama’nın zengin florası ve doğal yapısı olduğu aktarıldı.
Galenus’un Bağevi ve Bağcılık Kültürü: Sunumda yer verilen “Galenus’un Bağevi” temasıyla, antik dönemde Bakırçay Havzası’nda bağcılık, şarapçılık ve tıbbi bitki yetiştiriciliğinin ulaştığı gelişmiş düzey anlatıldı. Galenos’un beslenme, koruyucu hekimlik ve şifalı bitkiler üzerine geliştirdiği yaklaşımın köklerinin bu topraklara dayandığı ifade edildi.
Prof. Dr. Murat Tozan, Bakırçay Havzası’nın geçmişten günümüze taşıdığı sosyo-ekolojik ve tarihsel mirasın korunması, belgelenmesi ve gelecek kuşaklara bir bütün olarak aktarılmasının bölge kimliği açısından hayati önem taşıdığını vurgulayarak konuşmasını tamamladı.
“Parşömenden Tulum Peynirine Bin Yıllık Keçi Serüveni”
Çalıştayın bir diğer konuşmacısı Doç. Dr. Ahmet Uhri ise konuşmasında Bergama’nın gastronomi kültürünü tarihsel ve antropolojik açıdan değerlendirdi.
“Ege’nin ve özellikle Bergama’nın mutfak kültürünü anlamak için sadece günümüze değil, binlerce yıllık antik geçmişe bakmamız gerekiyor. Doğa ve insan ilişkisinin en somut örneğini bu topraklarda görüyoruz. Zeytin, üzüm ve incir zaten bu coğrafyanın üç kutsal ağacı; ancak antropolojik ve arkeolojik veriler bize gösteriyor ki antik çağlarda tüketim alışkanlıkları çok daha çeşitliydi. Örneğin, antik dönemde tilki etinin dahi yenildiğine dair bulgular mevcut.
Daha da önemlisi, Bergama ve çevresi antik dönemde tam anlamıyla bir ‘keçi cenneti’ olarak anılıyordu. Bölgede krallara ve soylulara ait devasa keçi sürüleri bulunuyordu. İşte tam da bu noktada tarihsel bir bağ kurmak mümkün. Dünya medeniyet tarihine Bergama’nın en büyük armağanlarından biri olan parşömenin (Bergama kâğıdı), geleneksel olarak oğlak ve keçi derisinden üretilmiş olması tesadüf değildir. Bize kadar ulaşan bu güçlü hayvancılık kültürü, sürdürülebilir bir gelenek oluşturmuş ve antik çağlardan günümüze uzanan lezzet serüveninde meşhur Bergama tulum peynirinin doğmasına vesile olmuştur. Bugün bize düşen en büyük görev, gerçek ve özgün Bergama tulum peynirini antik yöntemler ve geleneksel yapım süreçleriyle yeniden üreterek bu mirasa sahip çıkmaktır.
Öte yandan Bergama sadece hayvancılıkla değil, barındırdığı zengin bitki çeşitliliğiyle de benzersizdir. Ege Bölgesi’nde doğrudan doğadan toplanarak tüketilebilen ve mutfağa giren 72 farklı yabani ot çeşidi tespit edilmiştir. Bergama bu anlamda tam bir ‘ot cenneti’ konumundadır. Ancak günümüzde gastronomi ve kültür politikalarında önemli bir tezat yaşanıyor. Ne yazık ki ot festivalleri, bu kültürün öz vatanı olan şehirler yerine farklı bölgelerde düzenleniyor. Oysa gastronomi mirası, kaynağında; toprağın ve kültürün birleştiği Bergama gibi özgün coğrafyalarda yaşatılmalı ve kutlanmalıdır.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir