Yahudi şarkısında, gökyüzüne bakılarak, nasıl ‘Ver Allah’ım ver!’ diye bir yakarış varsa, biz de zaman zaman aynı sahneyi uyguluyoruz.
‘Ver Allah’ım ver!’ diyoruz, hem de yürekten…
İyilik de Allah’tan, kötülük de!
Her şey!
Ben de ‘Ver Allah’ım ver!’ diyorum…
Kime mi?
Kötülere…
Görevini yapmayanlara…
Halka eziyet edenlere…
Gücünü, koltuğunu iyiden doğrudan, haklıdan yana kullanmayanlara.
Birini dinlemeden, diğerini kayıranlara…
Yani Haksızlık’ yapan herkese ‘Ver Allah’ım ver, cezalarını!’ diyorum…
Ya bizi aldatanlara, kafamızda ‘algı’ yaratanlara ne demeli?
Derin bir umutsuzluğa girmemize neden olanlara ne demeli?
Ben de derin bir ‘Yuh’ çekiyorum, onlara…
Çünkü bu eli çantalılara, koyu camlı gözlüklülere, siyah renkli elbiselilere, cübbelilere ne sözüm geçiyor, ne de gücüm yetiyor…
Ellerimi göğe açıp ‘Ver Allah’ım ver!’ diyorum…
Emekçiden, sıradan bizler, ekmeği peşinde koşanlardan yana değil, şefinden, zalim patronundan yanından olanlara.,,
Kendime değil, onlara, bizi derin bir umutsuzluğa düşürenler için de!..
Bizi her geçen gün karamsarlığa sürükleyenler için…
Kararlı tutumumuz sadece ‘Ver Allah’ım ver!’ diye dualarımızın başlamasıyla başlıyor ve bizleri ayağa kaldırmaya yarayın bir direnişin başlangıcı oluyor genelde…
‘Ver Allah’ım ver!’ dedikten sonra neyi bekliyoruz?
Güzellikleri, dileklerimizin yerine geldiğini görmeyi…
Tehlikeli kavşağı geçtiğimiz, güzel haberleri almayı.,
Kararlı direnişimizin yerine gelmesini…
Yüzlerimizin gülmesini..,
Kahkahalarımıza kavuşmamızı…
*- OTOMOBİL BORNOVALI’dan
Tolga Arkat ‘fark edilmeyen güzel rastlantıları’ nakletmiş…
Düşündüm, gerçeğin ta kendisi…
Örneğin; ‘Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken’, Vali Rahmi Bey, İzmir için müstakil bir barış anlaşması sağlamayı deniyor.
Kullandığı araç Bornovalı Edmund Giraud’un…
Şehit Fethi Bey’i yığıldığı yerden alıp hastaneye götürenler, iki İtalyan askeri.
Anadolu Rumları refah içinde yaşarken Balkan Savaşları sonrası zor koşularda Türk topraklarına dönen muhacirlerin görüntüsü, halkta infial yaratıyor.
Hasan Tahsin 1918 ortalarında İzmir’e geliyor. Direniş, gazetecilik ve ticareti birlikte yürütmeye çalışıyor.
Asla fesle dolaşmıyor.v
Bugünkü İtalya Sokağı civarından kiraladığı bir Rum evinde yaşıyor.
Ofisi de bugünkü Çankaya tarafında, Rumların siyasi merkezi Aya Fotini’ye cepheli.
İşgal planı, Şubat 1919’dan itibaren yerel basında işlenmeye başlıyor.
İzmir’e Kızılhaç gemileriyle, pek de gizlenmeden silah ve mühimmat indiriliyor.
14 Mayıs’ta civar istihkamların işgali öğle saatlerinde.
İdadide (bugünkü Atatürk Lisesi) toplanılmasına, geleceğin maarif bakanı Mustafa Necati önayak oluyor.
Teslimiyetçi valiye iki kez heyet gönderilip sonuç alınamıyor. Direnişçiler çalışmaya Türk Ocağı’na geçerek devam ediyor.
Öğrencileri ve yedek subaylar, “Reddi İlhak” bildirisiyle halkı Maşatlık’ta mitinge çağırıyor.
İşgalin ilk anlarında Ali Nadir Paşa, para düşman eline geçmesin diye Haziran maaşlarını dağıtıyor.
Yandaş “Köylü” gazetesi, işgal sabahı, valinin işgali yalanlaması ile çıkıyor.
İşgal, kahvehanelerde katliam, Kemeraltı’nda yağma, mahallelerde Türk kadınlarına tecavüzlerle ilerliyor.
Sarı Kışla askerleri, Pasaport yönünde ‘ölüm yürüyüşü’ne çıkarılıyor. İdadi öğrencileri de aynı yol boyunca dayak yiyor.
Hasan Tahsin’in dostu Van Der Zee, o gün çok sayıda Türk esiri kurtarıyor…” gibi…
*- İŞİN DÜŞÜNCE
‘Fark edilmeyen güzel rastlantıları’ şimdi okuyalım…
Sonra da siz bu anlatımı düşünün ve kendinize göre yorumlayın…
“Hani her sabah işe giderken önünden geçtiğin çiçekçi var ya; fark etmezsin orada olduğunu.
Ancak işin düşerse görürsün:
– İyi sabahlar. Bir adet gül rica edebilir miyim?
Hani her akşam iş çıkışında, karşı caddede pastane vardır da karşıdan karşıya geçerken dahi görmezsin.
Ama bir gün içeri girersin:
– Merhaba. Çok bekletmedim umarım.
O çok bildik, çok anlam ifade eden kelimeler vardır, dilimizin ucunda.
Söylemek, haykırmak isteriz de yüzümüz kızarır, utanırız:
– Seni seviyorum.
Yıllardır bu anı beklersin de, hayat yüzünden hep ertelersin.
Anlatmak kolay olsa, hayat biraz daha sağduyulu; artık yetti ama dersin:
– Benimle evlenir misin?..”
*- KİBRİT SUYU GİBİ BİR ŞEY!
20 ton margarinden, 45 ton peynir imal ediliyor…
Nasıl mı?
‘Margarin, nişasta, kemik unu ve iade peynirlerden imal edilen peynir üretimi, bazı girişimciler (!) tarafından yurt geneline yayılıyor.
Süt yerine, bu ürünler kullanılıyor.
Peynir imalatında süt kullanılsa, Türkiye’nin sütü yetmez.
Daha çok, süt üretimi yapılması gerekir.
Hileli peynir üretimi nasıl yapılıyor?
Bu işi yapanlar çok uyanık.
Nerenin peyniri meşhursa, onu taklit ediyorlar.
Erzincan tulumu, Siverek peyniri, Bergama tulumu, İzmir Tulumu gb adlarla pazarlama yapıyorlar.
Halbuki, hepsi aynı peynir (?)
Bunlar, 20 ton margarinden 45 ton peynir üretiyorlar.
Bir gram süt kullanmıyorlar.
Margarinin kuru madde oranı yüzde 90.
Su katarak çoğaltıyorlar.
İçine nişasta, iade peynir koyarak, hiç süt katılmadan peyniri imal ederek satıyorlar.
Ortalama 20 ton margarinle, 45 ton peynir imal edildiğinde 500 ton süt kullanılmamış oluyor.
*- HİLELİ PEYNİR
Oysa; 1 kilo tulum peyniri için, 10 kilo süt gerekiyor.
Bunun üzerine yüzde 27 işçilik, vergi, işletme maliyeti gibi giderler eklenince, peynirin fiyatı ortaya çıkıyor.
Eğer fiyat bunun altında ise, yediğiniz peynir hilelidir.
Veya yediğiniz peynir değildir.
Natürel beyaz peynir için, 7 kilo süt gerekiyor.
Bu hesabı yaparak aldığınız peynirde süt olup olmadığını anlar ve öğrenebilirsiniz.
1 kg süt 20 TL.
Daha önce lokal düzeyde olan hileli peynir üretimi, Afyon, Kayseri, Konya, Sivas başta olmak üzere, bir çok yerde yapılmaya başlandı.
İleri sürüldüğüne göre, Devlet kurumları bu imalatlari tek tek biliyor ama yasalar ellerini kollarını bağlıyor ve hilebazlara karşı..
Önlem alınmadığı için, hileli üretim engellenmediği için, bu üretim hızla ülke geneline yayılıyor…
Ne de olsa, kazanç getirici bir sektör!
*- YAZIYORUM AMA…
Okuyucularım anımsayacak, yıllar önce İzmir’de bu işi yapan bir kadın girişimciyi yazmıştım.
İhbar eden bir vatandaşın uyarısı ile verilen adrese gitmiş ve bu kadın girişimci ile karşılaşmıştım.
Gittiğim yer bürosu idi…
Ama içeride, dağıtıma (satışa hazır) tenekeler içinde peynirler (!) vardı.
Kadın kendini şöyle savunmuştu:
‘Ben kenar semtlerdeki vatandaşlarımıza iyilik ediyorum. Çoluk çocuğu sayemizde ucuz peynir yiyor!’
Ve satıcısının da alıcısının da hazır olduğunu çekinmeden anlattı.
Buna rağmen hem vatandaşlarımızı, hem de yetkilileri uyarmak, bilgilendirmek için köşemde yer vermiştim.
Peynirinizin, gerçek peynir olup olmadığını evde kendiniz de anlayabilirsiniz…
Bir cam kâseye, küçük bir parça peynirinizi koyun ve üzerini geçecek şekilde sirke ilave edin.
Biraz bekledikten sonra, o su beyaz rengini almışsa peynir sahtedir.
*- BİRBİRİMİZE YETERİZ
Oğuz Alpözen, “31 Mayıs 2005’te Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nden emekli oldum. O günden, bugüne müzenin hiçbir etkinliğine çağrılmadım. ‘Olsun varsın’ diyorum, Bodrum’u ve Bodrumluyu seviyorum.” Diyor.
‘Vefa duygusunun’ olmadığının en güzel örneği!…
Gerçek hizmet edenleri ‘öcü’ gözüyle baktığımızın, kıskançlığın, fesatlığın, liyakatsizliğin, aşağılığın, toksikliğin, en güzel örneği…
Bodrumlu Mustafa Ali Çotura eski dostum.
Bakın Bodrum Kalesi ve Müze Müdürlüğünden emekli büyüğümüz Oğuz Alpözen’e nasıl bir yanıt vermiş:
“Çocukluğumun yıkık-dökük görüntüsü içinde karga ve tavşan yakalamak için büyük uğraşlar verdiğimiz Bodrum kalesini,
Bodrum’lu denizcilerin uyarı ve tecrübelerini dikkate alıp, birlikte çalışarak
Elde edilen denizaltı tarih-kültür eserlerini en iyi şekilde değerlendirerek Dünya’nın ilk ve en zengin sualtı arkeoloji müzesini Bodrum’a kazandırmanın yanında, birbirinden ilginç müze teşhirciliği ile Bodrum müzesine Uluslararası başarılar kazandıran müze müdürümüz ve eniştemiz Oğuz Alpözen’i bu girişimlerinden dolayı hep taktirle anıyor ve yaşatıyoruz…
Hatırlanmama konusuna gelince o kaos, bir tek seninle ilgili değil ki;
Hele bir etrafına bakıver, bir zamanlar gıpta ile baktığımız nice bakanlar, milletvekilleri, belediye Başkanları ve müdürler de aynı senin-benim gibi hatırlanmıyor diye takma kafana, biz birbirimize yeteriz…”
*- YİNE YAPAY ZEKA
Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey geçtiğimiz haftalarda bir yazı yayınladı: “Yapay zeka orta kademe yöneticilerin yaptığı işlerin çoğunu devralabilir.” Projeleri takip etmek, bilgiyi yukarı aşağı taşımak, ekipleri aynı sayfada tutmak gibi…
Haber siteleri bunu hemen kapağa taşıdı.
Ve dürüst olalım- kısmen haklı.
Orta kademede yapılan işlerin önemli bir kısmı bilgi koordinasyonu olabilir: Durum güncellemeleri, ilerleme raporları, onay takipleri, toplantı özetleri.
Yapay zeka bunları yapabiliyorsa yapsın.
Hiç kimse yönetici olurken ekipler arası tren istasyon şefi olmayı hayal etmedi.
Dorsey’nin gözden kaçırdığı bir şey var.
Bu koordinasyon işi yöneticiliğin amacı değildir.
Yöneticilik kurumlar insanlarını doğru şekilde geliştirmediğinde buna dönüşür.
Dorsey Roma ordusunu örnek veriyor, ancak yanlış okuyor
Dorsey yazısında Roma ordusundaki komuta kademelerini modern yönetim yapısına benzetiyor.
“İnsanlar bilgiyi yeterince hızlı taşıyamadığı için katmanlar vardı, yapay zeka daha hızlı taşıyabilir, o zaman katmanlara gerek yok” diyor.
Roma ordusundaki yüzbaşılar sadece mesaj taşımıyorlardı, aynı zamanda askerlerinin korkunç bir şeye doğru yürümesini sağlayan kişilerdi.
Strateji ilk temas anında çöktüğünde hattı tutan kişilerdi.
Sahayı gerçek zamanlı okuyarak hiçbir generalin uzaktan veremeyeceği kararları veren kişilerdi.
Bu yöneticilik değil, liderliktir.
Ve bu kısım otomatikleştirilemez.
Peki çoğu yönetici ne yapıyor?
Çoğu yöneticinin nasıl o role geldiğini düşünün.
İşlerinde çok iyilerdi, yüksek performans gösterdiler, terfi aldılar.
Ne var ki kimse onları sonraki adıma hazırlamadı. Bu yüzden liderlik etmek yerine bildiklerini yapmaya devam ettiler — tüm gün yapmak ve takip etmek… (Bertay Fişekçi)
*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE

*- ‘VER ALLAH’IM VER!’ / YAŞAR EYİCE
