Her erdemli insanın birinci şiarı bu olmalı.
Son yaşadıklarımızda bunu gördük.
Hep liyakattan söz ediyoruz.
Ama görüyoruz ki, yaşıyoruz ki, birinin, özellikle siyasi olan sıradan birinin bile itirazı, şikayeti ile değeri öğretmenlerimizi oradan oraya sürüyorlar,
Bir Alpaslan öğretmenimiz vardı, bir okuluumuzda!
Ne yapıyordu bu değerli öğretmenimiz, özellikle sorunlu çocukların çantalarını açıp kontrol etmeden okula, sınıfa almıyordu.
Düşünüyorum:
Biz de ilkokulda özellikle tatil sonrası pazartesi günleri, saç ve tırnak kontrolü oluyorduk, aynen askerlere yapıldığı gibi.
Bugün
İnsanın ilk önce ahlak okuması lazım.
Diplomalar meslek içindir.
Keşke bir sabah uyandığımızda, dünyada sadece iyi insanlar, çocuklar ve hayvanlar kalmış olsa!…
17 Nisan 1940 tarihinde kabul edilen 3803 Sayılı Yasa ile hayata geçirilen Köy Enstitüleri, yalnızca bir eğitim projesi değildi.
Köy Enstitüleri çok zengin bir konu; farklı açılardan yaklaşabilirsin.. Örneğin:
-Tarihsel bağlam: Cumhuriyet’in erken döneminde eğitim politikaları, köy enstitülerinin kuruluş amaçları ve dönemin sosyo-ekonomik koşulları.
-Toplumsal etkiler: Köy enstitülerinin kırsal kalkınmaya, okuryazarlık oranına ve kültürel dönüşüme katkısı.
– Edebiyat ve kültür: Enstitülerden yetişen yazarların (örneğin Fakir Baykurt, Mahmut Makal) Türk edebiyatına ve halk kültürüne etkisi.
– Eleştirel yaklaşım: Köy enstitülerinin kapatılma süreci, siyasi tartışmalar ve günümüzdeki eğitim sistemiyle karşılaştırmalar.
– Psikolojik/ideolojik boyut: ‘Aydınlanma’ ve ‘halk için eğitim’ ideali ile bireylerin özgüven, kimlik ve toplumsal bilinç kazanımı.
*- KURUCU TONGUÇ!
İsmail Hakkı Tonguç, Köy Enstitülerinin kurucu mimarıdır; Hasan Âli Yücel ile birlikte Cumhuriyet’in en özgün eğitim projesini hayata geçirdi.
Onun vizyonu, köylü çocuklarını öğretmen ve üretici bireyler olarak yetiştirip köylerde dönüşüm yaratmaktı.
Şimdi bir gerçek olayı da nakledeyim:
İsmail Hakkı Tonguç,’un yolu bir köy okuluna düşer,
Okulu ziyaret ettiğinde ‘tavanın aktığını’ görür.
Okul müdürüne, ‘Bunun nedenini sorar!’
Müdür, durumu valiliğe ve üst birimlere rapor ettiğini söyler,
Yapım ve onarım kararının beklendiğini söyler.
İsmail Hakkı Tonguç ceketini çıkarır, okulun damına çıkar kırılan kiremitleri değiştirir ve iner.
Müdür ‘Sen kimsin?’ diye sorduğunda da, kartvizitini verip, okuldan ayrılır.
Müdür şaşırır, kartvizitte şu isim vardır;
‘İsmail Hakkı Tonguç!’
*- İSMAİL HAKKI TONGUÇ KİMDİR?
1893’te Silistre’nin Tataratmaca köyünde doğdu.
İstanbul Dârülmuallimîn mezunu oldu ve 1918’de Almanya’da pedagoji eğitimi aldı
1935’te İlköğretim Genel Müdürü oldu.
Hasan Âli Yücel ile birlikte köy enstitülerinin kuruluşunu yönetti
Eğitim yalnızca okuma-yazma değil, üretimle birleşen bir yaşam biçimi olmalıydı. Öğrenciler hem tarım hem zanaat öğreniyor, aynı zamanda öğretmen olarak köylerine dönüyordu.
Amaç, Köylerde öğretmen ve sağlıkçı yetiştirmek, kırsal kalkınmayı hızlandırmaktı.
Model şuydu;
“İş içinde, iş için eğitim.”
Öğrenciler derslerin yanında tarım, inşaat, marangozluk gibi üretim faaliyetleri yapıyordu.
Okuryazarlık oranını artırdı, kırsal bölgelerde kültürel canlılık yarattı.
Tonguç’a göre köylü, Cumhuriyet’in temel gücüydü; eğitimsiz bırakılırsa modernleşme yarım kalırdı.
Köy enstitüleri, köylü çocuklarına fırsat eşitliği sağladı.
Eğitim, yaşamın kendisiyle iç içe olmalıydı; öğrenciler hem öğreniyor hem üretiyordu.
1946 sonrası çok partili dönemde köy enstitüleri “komünist yuvası” olarak suçlandı.
1954’te kapatıldı.
Demokrat Parti döneminde enstitüler öğretmen okullarına dönüştürüldü.
Kimileri enstitülerin fazla radikal olduğunu, kimileri ise Türkiye’nin en özgün eğitim reformunun siyasi nedenlerle yok edildiğini savunur.
*- BİR DAHA YAŞAMAYALIM
Bahtiyar Fenerli, ülkemizi acıya boğan olaydan sonra şöyle diyor:
“Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk çocuklara 23 Nisan Bayramını hediye etmiş, Türkiye Cumhuriyetini Gençliğe emanet etmişti.
İki okulumuzda art arda yaşadığımız acılar, çocuklarımıza sevmeyi, arkadaşlığı, saygıyı yeterince öğretemediğimizi gösterdi.
İlk yaşanan olaydan sonra okullarda gerekli tedbirleri aldık diyen Sn. Bakan ikinci ‘yaşadığımız’ acı olay sonrası eksikliğini görüp gereğini yapmalıdır.
Bir daha bu acıları yaşamamak için…
Siyasetçilerimiz gelecek seçimler yerine gelecek nesilleri düşünmeli, Bunun için bilimsel eğitime önem vermelidirler.
Katliamlarda yitirdiğimiz Öğretmen ve Öğrencilerimiz Nurlar içerisinde yatsınlar. Ailelerine başsağlığı ve sabırlar diliyorum.
*- KARŞILAŞILAN TABLO
Ömür Şanlı uzman gibi yaşantısından örnek alarak son gelişmelerin, yani acımızın üzerine şunları yazmış:
Son yıllarda ebeveynlik anlayışında ciddi bir kırılma yaşıyoruz.
‘Çocuk özgür olmalı’ söylemi, çoğu zaman yanlış yorumlanarak ‘çocuğa sınır koyulmamalı’ noktasına taşındı.
Oysa çocuk merkezli yaklaşım; çocuğu başıboş bırakmak değil, onun gelişimi için doğru sınırları çizebilmektir.
Bugün karşılaştığımız tablo şu:
Zarar veren davranışlara müdahale edilmiyor, sorumluluk öğretilmiyor, ‘hayır’ kelimesi neredeyse yasaklanıyor.
Bunun sonucu ise; başkasının hakkını gözetmeyen, kurallarla problem yaşayan bireylerdir.
Unutmamalıyız ki özgürlük; sınırsızlık değildir.
Özgürlük, başkasının alanına saygı duyarak var olabilmektir.
Ebeveynlik sadece sevgi değildir.
Ebeveynlik; rehberliktir, sınır koymaktır, sorumluluk kazandırmaktır.
Eğer biz çocuklarımıza bu dengeyi öğretemezsek, onları hayata değil; ölçüsüzlüğe hazırlamış oluruz.
Bu nedenle mesele çocuklar değil, onları yetiştiren yetişkinlerin yaklaşımıdır.
Hep birlikte daha bilinçli, daha dengeli bir ebeveynlik anlayışını inşa etmek zorundayız.
*- ‘GENÇLİK ELİMİZDEN KAYIYOR!’
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki saldırılar sonrası sert çıkış: “Bu bir uyarı değil, son çağrı!”
Gazeteci Doğan Prepol’dan öğrendiğime göre, Temiz Toplum Temiz Gelecek Platformu Başkanı Yunus Karakaya, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırılarının ardından dikkat çeken bir açıklama yaptı.
Karakaya, yaşananların münferit olmadığını vurgulayarak, Türkiye’de eğitim sistemi ve toplumsal yapı açısından ciddi bir çöküş yaşandığını ifade etti.
Karakaya açıklamasında, “DEĞERLERİNİ KAYBEDEN BİR NESİL, GELECEĞİNİ DE KAYBEDER” diyerek şu ifadeleri kullandı:
‘Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları artık açık bir gerçeği yüzümüze çarpmıştır:
Türkiye’de eğitim sistemi alarm veriyor, gençlik kontrolden çıkıyor, değerler çöküyor!
Temiz Toplum Temiz Gelecek Platformu olarak açık konuşuyoruz:
Bu yaşananlar ne tesadüf ne de münferittir. Bu, yıllardır ihmal edilen bir çöküşün sonucudur.”
*- ‘GENÇLİK ELİMİZDEN KAYIYOR’
Toplumun geleceğinin tehdit altında olduğunu belirten Karakaya, genç neslin ciddi bir değer kaybı yaşadığına dikkat çekti:
“GENÇLİK ELİMİZDEN KAYIYOR!
Bugün karşımızda; manevi değerlerden koparılmış, Türk kültüründen uzaklaştırılmış, ahlaki ve ruhsal olarak boşlukta bırakılmış bir gençlik vardır. Bu boşluk; şiddet, saygısızlık ve kontrolsüz davranışlar olarak patlamaktadır.”
“Adabımuaşeret yoksa toplum yoktur”
Karakaya, görgü ve değerler eğitiminin önemine vurgu yaparak şu sözleri dile getirdi:
*- ‘ADABIMUAŞERET YOKSA TOPLUM YOKTUR!’
Bugün en büyük eksiklerden biri de adabımuaşeret, yani görgü, saygı ve terbiye kurallarının yok edilmesidir.
Adabımuaşeret; selam vermeyi, büyüğe saygıyı, küçüğe sevgiyi, sofrada edebi, konuşmada nezaketi öğretir.
Bunlar olmadan ne aile kalır ne toplum! Bu ders derhal yeniden okullarda zorunlu hale getirilmelidir.”
*- ‘ŞİDDET TESADÜF DEĞİL, SONUÇTUR! ‘
Bugün yaşanan tabloyu oluşturan nedenler ortadadır:
Uyuşturucu ve alkol kullanım yaşının düşmesi, dijital oyunlarda ve içeriklerde şiddetin normalleştirilmesi, TV dizilerinde mafya ve silah kültürünün özendirilmesi, aile yapısının zayıflatılması, uyuşturucu ve silaha kolay erişim, okullarda güvenliğin yetersizliği…
Ve en tehlikelisi: toplumda bilinçli şekilde oluşturulan kutuplaşma ve nefret dili!”’
*- TELEFONU AÇMADI!
Serdar Dere, ‘43 yaşındayım. Babam bana, aslında özür dilememesi gereken bir şey için özür diledi.’ diyerek anlatıyor:
“Günlerden salıydı.
İstanbul’un o gri, sıkışık, insanın üstüne üstüne gelen akşamlarından biri…
Telefon susmuyor.
Mesajlar birikiyor.
Evde herkes bir şey soruyor.
Televizyon açık ama kimse izlemiyor.
Kafamın içinde ayrı bir uğultu var.
Babam iki kere aradı.
İkisini de açamadım.
‘Birazdan dönerim’, dedim içimden.
Ama o birazdan, yine gelmedi.
*- ANINDA
Gece ben aradım.
İlk çalmada açtı.
Sanki telefonu elinde bekliyormuş gibi.
‘Rahatsız ettim oğlum, kusura bakma!…’
Sesinde tuhaf bir yumuşama vardı.
İnsanın içini hafifçe çizen bir şey.
– Ne oldu baba?, dedim.
‘Yok bir şey… Televizyonun kumandası bozuldu. Basıyorum, çalışmıyor. Ben de seni boş yere aradım herhalde. İşinin arasında seni rahatsız ettiysem kusura bakma…’
Orada bir şey oldu!..
Bir kumandadan fazlasıydı bu!..
Cümlenin içinde başka bir şey vardı.
Bir geri çekilme…
Bir küçülme…
Sanki yardım istememesi gerekiyormuş gibi konuşuyordu.
– Baba, neden özür diliyorsun?, dedim.
*- HER TAMİRATI YAPAN ADAM!
Birkaç saniye sustu.
Sonra hafif gülmeye çalıştı.
Hani insan boğazındaki düğümü saklamak için güler ya?..
‘Senin de uğraşın var, hayatın var…
Bir kumanda için seni meşgul etmeyeyim dedim!..’
İşte o an içime bir şey oturdu.
Babam…
Ben küçükken evde bozulan her şeyi yapan adam…
Gece bir ses duysa hemen kalkıp bakan adam…
Biz üşümeyelim diye üstünü örten, biz rahat edelim diye kendi rahatından vazgeçen adam…
Bir televizyon kumandası bozuldu ve beni aradı diye benden özür diliyordu.
Anahtarları aldım.
– Geliyorum baba, dedim.
– Yok oğlum, gerek yok…, dedi.
– Aşağıdaki dükkândan pil alırım, komşuya sorarım, bir şekilde hallederim.
Ama ben çoktan çıkmıştım.
Yolda kafamın içinde tek bir cümle dönüp durdu:
‘Babam, benden bir şey istediği için kendini suçlu hissediyor.’
*- ÇOĞUNLUĞUN MESELESİ
Kapıyı açtığımda salonda tek başına oturuyordu.
Televizyon karşısında.
Elinde kumanda.
Yüzünde o tanıdık ifade vardı:
Hem güçlü durmaya çalışan, hem de aslında kırılmış bir insanın yüzü.
‘Göster bakalım,’ dedim.
Kumandayı elime aldım.
Pili yerinden oynamış.
Kapağı gevşemiş.
Bir dakikalık işti.
Ama mesele kumanda değildi.
Mesele, bir babanın kendi evladını ararken bile iki kere düşünmesi.
Mesele, ‘yardım istersem yük olurum’ duygusuydu.
Orada şunu fark ettim:
Bu sadece babamın meselesi değildi.
Bu bir çekirdek inançtı.
– İhtiyacım olursa rahatsızlık veririm!..
– Bir şey istersem yük olurum!..
– Seviliyorsam bile fazla yer kaplamamalıyım!..
*- SEVGİ OLURSA
Ve acı olan şu ki;
Bu inanç bana da geçmişti.
Ben de hep kendi işini kendi halletmeye çalışan, kimseyi aramayan, en zor gününde bile ‘idare ederim!’ diyen biriydim.
Çünkü bazı evlerde sevgi çoktur…
Ama istemek zayıflık gibi öğretilir.
Bazı babalar çocukları için ömür boyu yük taşır…
Ama yaşlanınca kendi ihtiyacını yük sanır.
Kumandayı düzelttim.
Televizyon açıldı.
Ekranda sıradan bir eski dizinin tekrarı vardı.
Babam bana baktı.
Bu diziyi çok severdim tekrar izliyorum her akşam bir bölüm çoğunu unutmuşum.
*- KONUŞMALIYIZ
– Bunun için geldin ya…, dedi, ayıp oldu.
– Ne ayıbı baba?, dedim.
– Sen bana asla yük değilsin.
Gözlerini kaçırdı.
Başını hafifçe salladı.
Bir şey söylemedi.
Ama bazı erkekler ağlamaz.
Sadece sessizleşir.
Ve o sessizlikte her şeyi anlarsın.
O akşam biraz daha oturdum.
Çay koydu.
Mahalleden bahsetti.
Eskiden tamir ettiği şeyleri anlattı.
Ben çocukken bozduğum oyuncakları nasıl sabırla topladığını anlattı.
Bir ara güldük.
Ve ben şunu fark ettim:
Ben hayatın telaşında koştururken, onun hayatı yavaşlamıştı.
Ben ‘müsait değilim’ dedikçe, o benden bir şey istememeyi öğrenmişti.
İnsan bazen anne babasının yaşlandığını bir fotoğrafta değil, böyle anlarda anlıyor.
Bir şeyi yapamadıkları için değil; senden isterken mahcup oldukları için.
*- ZAMAN YARATIN
Çıkarken kapıya kadar geldi.
– Eline sağlık oğlum, dedi. Sırf bunun için geldin.
Sarılırken sırtı bana eskisinden daha zayıf geldi.
Ve içimden sadece şunu geçirdim:
‘Bir gün bu sesi bir daha duyamayacağım.’
İşte insanı en çok bu yakıyor.
Şimdi daha sık gidiyorum.
Bir şey bozulsun diye değil.
Bir ihtiyaç çıksın diye değil.
Bazen sadece oturmak için.
Bazen çay içmek için.
Bazen hiçbir şey konuşmadan yanında olmak için.
Çünkü anladım ki mesele kumanda değil.
Mesele şu:
Bir baba, evladını ararken özür diliyorsa, orada sadece yaşlılık yoktur.
Orada yılların içine yerleşmiş bir çekirdek inanç vardır:
‘Ben kimseye yük olmamalıyım!’
Ama gerçek şu:
Bizi büyüten insanlar, yaşlandıklarında yük olmaz.
Sadece biraz daha fazla yer isterler kalbimizde.
Ve o yeri onlara çok görmemek gerekir.
Çünkü bir gün telefon artık çalmaz.
Ve insan en çok, açamadığı aramaları hatırlar…”
*- İŞİN ÖZÜ
Soru şuydu:
‘Spor mu, sanat mı?
Kardeşlerden biri ‘Spor’ diğeri ‘sanat’ dedi.
Köksal Bey ise aynen Hüseyin Altınay, Ayşegül Öner, Fidel Severcan, Mustafa Foçalı gibi ‘Sanat’ diyor ve fotoğraflarıyla anlatıyor, Knidos’u…
“Knidos Antik Kenti, Muğla’nın Datça ilçesinde, Ege ve Akdeniz’in birleştiği Tekir Burnu’nda yer alan önemli bir antik şehirdir.
MÖ 7. yüzyılda Dorlar tarafından kurulan Knidos, Dorian Hexapolis’in (altı Dor kentinin birliği) üyesiydi.
İlk yerleşimler MÖ 2000’lere uzansa da, şehir MÖ 4. yüzyılda stratejik ve ticari avantajlar için bugünkü konumuna (ana kara ile birleşen eski ada kısmı) taşındı.
İki korunaklı limanı (biri askeri, diğeri ticari) sayesinde antik çağın en önemli ticaret merkezlerinden biri haline geldi.
Klasik ve Helenistik dönemde en parlak yıllarını yaşadı.
Ünlü tıp okulu, astronomi ve matematik çalışmalarıyla tanındı. Gezegenlerin yuvarlaklığını fark eden astronom-matematikçi Eudoksos, İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos ve heykeltıraş Praxiteles’in ünlü Knidos Afroditi heykeli (antik çağın ilk çıplak kadın heykeli) bu kentte doğdu veya üretildi.
Knidos şarap ve zeytinyağı ihracatı ile de ünlüydü.
Roma İmparatorluğu döneminde özgür şehir statüsü aldı,
Kent, teraslar üzerine kurulmuş Hippodamos (ızgara) planına sahiptir. Günümüzde iki tiyatro, agora, odeon, Dionysos ve Afrodit tapınakları, nekropol ve liman kalıntıları görülebilir.
Hem tarihi zenginliği hem de muhteşem doğal konumuyla önemli bir antik şehirdir.”
*- BAŞARANLAR İÇİN
Hasan Kızıl gibi, okuyucularımdan dostum Mehmet Ali Özeriç, Kazım İdoğ, Sevil Beyserke Yıldız, Arif Ari, aralıklarla Fransa’daki “Musée d’Orsay” dan söz etmişler.
Bu Orsay Müzesi Fransa’nın Paris şehrindeki sıradan müzelerden biri.
‘Sıradanlık’ Fransızlar, Parisliler için…
Çünkü çok daha fazlası bulunuyor.
İzmir’de bir ara bu konuya eğinilmiş ama yarım kalmıştı.
İstanbul ise bir başka…
Birgün Lütfü Dağtaş listesini çıkarıp vermiş, ‘Yaşar buraları mutlaka gez!’ demişti.
İnanın ömrüm yetmez bu listedekileri, hakkıyla gezmek için…
Bir iki tanesinden söz etmiştim.
Şimdi Orsay müzesi serisine geleyim, birini anlatayım:
“Georges Rochegrosse’un 1894 tarihli ‘The Knight of the Flowers’ (Çiçeklerin Şövalyesi) adlı eseri, yüzeyde büyüleyici ve estetik bir sahne sunsa da, aslında Orta Çağ efsaneleri, Wagner operası ve sembolik anlatımın iç içe geçtiği çok katmanlı bir kompozisyondur.
Bugün Paris’te Musée d’Orsay koleksiyonunda yer alır.
Eserin merkezinde yer alan Parsifal figürü, Richard Wagner’in üç perdelik müzikal dramının baş karakteridir.
Ancak bu karakterin kökeni, 13. yüzyılda Wolfram von Eschenbach’ın kaleme aldığı ‘Parzival’ adlı epik şiire kadar uzanır.
Bu yönüyle Parsifal, edebiyat, müzik ve resim arasında dolaşan güçlü ve süreklilik gösteren bir kültürel figür hâline gelir.
Wagner’in yorumunda ise bu karakter, yalnızca bir şövalye değil; masumiyet, sınanma ve ruhsal dönüşümün temsilcisidir.
*- KURGULANANLAR
Kompozisyonun arka planında yer alan anlatı, Kutsal Kase şövalyelerinin kralı Amfortas’ın trajedisiyle başlar.
Kötü büyücü Klingsor tarafından çalınan kutsal mızrakla yaralanan Amfortas’ın yarası asla iyileşmez.
Bu durum, yalnızca fiziksel bir acı değil; aynı zamanda ahlaki ve ruhsal bir çöküşü temsil eder.
Tam bu noktada, dünyadan habersiz ve saf bir genç olan Parsifal sahneye girer.
Rochegrosse’un resmettiği sahne, Wagner’in operasının en kritik bölümlerinden biri olan ikinci perdedeki ‘çiçek kızları’ sahnesine dayanır. Büyücü Klingsor’un yarattığı büyülü bahçede yaşayan bu kadın figürler, şövalyeleri güzellik, haz ve duyusal cazibe yoluyla baştan çıkarmak üzere kurgulanmıştır.
Sanatçı, bu sahneyi yalnızca anlatısal bir an olarak değil, aynı zamanda görsel bir karşıtlık üzerinden kurar:
Bir yanda çiçeklerle çevrili, neredeyse cennetsi bir doğa; diğer yanda bu güzelliğin ardına gizlenmiş tehlike ve ahlaki sınav…”
Belki bazılarımız için ağır geldi bu satırlar.
Öyleyse bir kahkaha atalım;
“Kadın kocasına seslenir;
‘Dolabın üstündeki kutuyu alamıyorum. Kolum yetişmiyor, yardım et!..’
Adamın cevabı
‘Dilin daha uzun, onunla al!..”
*- ÖNCELİK LÜTFÜ’de
Az önce Lütfü Dağtaş’tan da söz etmiştim. Demokrat İzmir’den arkadaşım Lütfü Dağtaş, “Uluslararası sanatçılar İzmir’in tarihsel mekânında bir araya geliyor, ESKİİZ INTERNATIONAL PAINTING WORKSHOP KEMERALTI’NDA BAŞLIYOR..” dedi.
Dünyanın en eski açık hava alışveriş merkezlerinden birisi olarak nitelendirilen, 19. yy.’da İzmir ticaret yaşamının can noktası olan İzmir’in alışveriş merkezi Kemeraltı, uluslararası bir sanat buluşmasına ev sahipliği yapacak.
Kemeraltı 2. Beyler Sokağı’nda faaliyet gösteren Eskiiz Sanat Galerisi yönetiminde, 17–25 Nisan 2026 tarihleri arasında, ESKİİZ INTERNATIONAL ART PLATFORM öncülüğünde gerçekleştirilecek olan ESKİİZ INTERNATIONAL PAINTING WORKSHOP, farklı coğrafyalardan sanatçıları İzmir’de bir araya getiriyor.
Ege Bölgesi Görsel ve Plastik Sanatlar Derneği (EGESDER) ve MİES Global işbirliğiyle yaşama geçirilecek olan çalıştay, sanat üretimini yalnızca fiziksel bir süreç olarak değil; kültürel karşılaşmaların, bellek katmanlarının ve disiplinlerarası etkileşimin bir parçası olarak ele almayı amaçlıyor.
Eskiiz Sanat Galerisi Kurucusu-Yöneticisi Serdar Yörük, söz konusu çalıştayın ana temasının, Kemeraltı’nın çok katmanlı tarihsel yapısı ile bu yapının günümüz sanat üretimiyle kurduğu ilişkiye dayandığını söyledi, Sanatçılar, çalıştay süresince Kemeraltı’nın mimari dokusunu, gündelik yaşamını ve kültürel izlerini gözlemleyerek yeni üretimler gerçekleştirecek, ayrıca kendi kültürlerini yansıtan sanat yapıtlarını resim disiplini içinde sanatseverlerle buluşturacaklar.
*- ÖNCE SPOR DİYENLER
Yine yazımın ortalarında ‘Spor mu? Sanat mı?’ sorusunun yanıtına örnek olarak sanattan söz etmiştim.
Şimdi de ‘Spor’ diyenlerden, spor insanı İzmir ve istanbul’un Spor müdürlüklerini yaparken, kentlerimize birçok spor tesisi kazandıran Bahri Vreskala’ya kulak verelim:
“2026 FIFA DÜNYA KUPASINDA TÜRK HAKEM YOK …!
Bilindiği üzere 2026 FIFA Dünya Kupası ‘FIFA World Cup’, 11 Haziran – 19 Temmuz 2026 tarihleri arasında ABD-Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Kanada’nın ev sahipliğinde yapılacak.
Futbolun en büyük turnuvası olan bu anlamlı etkinlik ‘kupa’ olarak adlandırılmaktadır.
Bu anlamlı etkinliğe ilk defa 32 takım yerine 48 takım katılacak.
104 karşılaşmanın oynanacağı 2026 Dünya Kupası’nda 24 yıllık aradan sonra A Milli Futbol Takımı’mız da ülkemizi temsil edecek.
19 Temmuz 2026 tarihinde 82.500 seyirci kapasiteli New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda oynanacak final karşılaşması ile son bulacak turnuvaya ilgi de oldukça fazla.
*- ACITICI, ÜZÜCÜ…
Geçen hafta FIFA – Uluslararası Futbol Federasyonu tarafından, 26. Dünya Kupası’nda görev alacak hakemler listesi açıklandı.
Buna göre organizasyonda 6 konfederasyon ve 50 ülkeden 52 orta hakem, 88 yardımcı hakem ve 30 video yardımcı hakem görev yapacak. Ancak ne yazık ki bu anlamlı organizasyonda hakemlerimizden hiçbirine görev verilmediği görüldü.
Bu açıklama Türk hakemlerimiz için onur kırıcı ve çok üzücü bir açıklamadır.
*- ROMA OLİMPİYATLARINDA
Hatırlanacağı üzere rahmetli duayen futbol hakemimiz Sulhi Garan, ülkemizin ilk FIFA kokartlı futbol hakemidir.
1916 İstanbul doğumlu olan Garan, 1957 yılında İsviçre’de düzenlenen uluslararası hakem kursuna katılmış, 1960 Roma Olimpiyatlarında görev almış ve Türk futbol tarihine ‘ilk FIFA hakemi’ olarak geçmiştir.
Daha sonra otoriter futbol hakemlerimizden rahmetli Doğan Babacan, FIFA Dünya Kupası finallerinde maç yönetmiş ilk Türk hakemdir.
1964’te ilk milli müsabakasını yönetti.
1969’da FIFA kokartını taktı.
Münih 1972 Olimpiyat Oyunlarında ve 1974 FIFA Dünya Kupası’nda hakem olarak görev yaptı.
Aynı şekilde daha sonraki yıllarda da günümüze kadar; Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, Fırat Aydınus,Cüneyt Çakır, Halil Umut Meler yaptılar. Zamanla FIFA kokartlı hakemlerimiz artmıştır.
*- BİZİM LİSTEMİZ
Hatta yakın zamanda Ocak 2026’da TFF – Türkiye Futbol Federasyonunda düzenlenen törende, 01 Ocak 2026’dan itibaren geçerli olmak üzere FIFA tarafından onaylanan ülkemiz FIFA hakemleri açıklandı.
Açıklanan FIFA listesinde; Halil Umut Meler, Gamze Durmuş Pakkan, Atilla Karaoğlan, Kadir Sağlam, Mehmet Türkmen, Oğuzhan Çakır, Cihan Aydın, Ozan Ergün, Melek Dakan, Asen Albayrak ve Hatice Aydın isimli hakemlerimiz yer aldılar.
Aldılar ama ne yazık FIFA tarafından hiçbirine görev verilmedi.
*- ÖZERKLİK SONRASI
Hatırlanacağı üzere TFF – Türkiye Futbol Federasyonu17 Haziran 1992 tarihinde kabul edilen 3813 sayılı Kanun ile özerk bir statüye kavuştu. Önceleri TFF – Türkiye Futbol Federasyonu Spor Bakanlığına bağlı Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü bünyesinde yönetiliyordu.
Başkanlar seçimle gelmiyor, spor bakanı tarafından atanıyordu.
Çıkarılan kanunla idari ve hukuki açıdan tüzel kişiliğe sahip Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), 17 Haziran 1992 tarihinde kabul edilen 3813 sayılı Kanun ile özerk bir statüye kavuşmuştur.
Bu tarihten önce devlet merkezli (GSGM bünyesinde) yönetilen federasyon, bu kanunla idari ve hukuki açıdan bağımsız, tüzel kişiliğe sahip özel hukuk hükümlerine tabi bir yapıya geçti.
Bundan amaç, TFF’nin diğer ülkelerin futbol federasyonları ile eşdeğer haklara sahip olunması idi; devamında başkalarının etkisinde kalmadan sadece fairplay anlayışı ile ülkemiz ve dünya futboluna destek olmak, katkı sağlamaktı ancak zaman içinde günümüze kadar A Milli Futbol Takımı’mızın dünya üçüncüsü olmasının yanında, futbol hakemlerimiz de birçok Avrupa ve dünya futbol organizasyonlarında görev aldı.
Ancak günümüzde A Milli Futbol Takımı’mızın katıldığı 2026 Dünya Kupası’nda FIFA tarafından hiçbir hakemimize görev verilmedi.
Neden verilmediğini incelediğimizde; futbolumuzda hakemlerimize yönelik yıllardır süren yıkıcı eleştirilerin, Dünya Kupası’nda da karşılık bulduğunu görüyoruz.
*- TARTIŞMALAR SONUCU
Bana göre özellikle de Süper Lig’de yaşanan hakem kararlarındaki tartışmalar ve güven sorunu, devamında son günlerde yaşanan bahis skandalında birçok hakemin yer alması, hakemlerimize 2026 Dünya Kupası’nda görev verilmemesine sebep oldu.
Yaşadığımız üzere ülkemizdeki profesyonel liglerde neredeyse her hafta hakem hataları yaşanırken hakemlere karşı tepkiler bitmedi.
Zira farklı karşılaşmalarda yaşanan benzer pozisyonlarda hakemlerin farklı kararlar vermesi hep gündemdeydi.
Bu durum, uzun bir süre tartışılan yetersiz hakemlik sistemini uluslararası alana taşıdı.
İşte bu yüzden hakemlerimizin performanslarını yeterli görmeyen UEFA, hakemlerimize az görev verdi, devamında da FIFA Dünya Kupası’nda hiç görev vermedi.
Yıllardır her hafta yaşanan tartışmalı kararlarda hakem hataları çok olmakla birlikte kulüp yöneticilerinin de hataları vardır.
*- HAKKI GÜRÜZ NE DEMİŞTİ?
Hakemler saniyeler içinde karar verebiliyorlar, dolayısıyla hata da olabilir. Hakem eğitim seminerlerinde ana konu hataların azaltılması üzerinde işleniyordu.
Bunun için ‘VAR’ devreye alındı ancak tartışmalar bitmedi.
Eski bir futbol hakemi olarak katıldığım seminerlerde, duayen eğitim hocalarımızdan rahmetli Hakkı Gürüz, derslerin sonunda bizlere devamlı olarak, ‘Arkadaşlar; ideal, hatasız hakem yoktur, en az hata yapan hakem ideal hakemdir, bunu asla unutmayın’ diyordu ama görünen o ki; bu nasihati düşünen, uygulayan yok.
*- BAHİS MESELESİ
Hatta TFF Futbol Disiplin Talimatı’ nın 57. ve 7405 sayılı spor maddesi, hakemlerin doğrudan veya dolaylı olarak futbolla ilgili bahis oynamasını, aracılık etmesini veya bu sitelerden çıkar sağlamasını yasaklar.
İhlal halinde 3 aydan 1 yıla kadar hak mahrumiyeti veya hakemlikten çıkarılma gibi ağır cezalar uygulanır.
Bundan amaç, hakemlik kurumunun tarafsızlığını, dürüstlüğünü ve kamuoyunun güvenini korumaktır.
Özetle hakemlerin bahis oynaması disiplin suçu olup, lisanslarının iptaline kadar giden yaptırımları beraberinde getirir ancak talimat ve kanunlara rağmen bahis oynayan hakemlere, hakem camiasına güven de olmaz. (Bahri VRESKALA)
*- TÜRKİYE’NİN YÜREĞİ YANDI / YAŞAR EYİCE









*- TÜRKİYE’NİN YÜREĞİ YANDI / YAŞAR EYİCE
