Mustafa Saraç, fotoğrafıyla paylaşarak anımsattı:
“İsrail’in kurucusu Ben Gurion, 1913 yılında İstanbul Üniversitesi’nde hukuk fakültesi öğrencisi olurken çektirdiği bu fesli fotoğrafını çektirmiştir. (ekte gönderilmiş)
2,5 yıl sonra da bu kez İngiliz üniformasıyla, Osmanlı’ya karşı gönüllü olarak Filistin’de savaştı.
Yani her fes takan Osmanlı, her Selamun Aleyküm diyen Müslüman ve her Türkçe konuşan Türk değildir.
O günlerde hava pusluydu…
Şimdi de öyle…
Geçenlerde, bir ünlü türkücümüzün, doktora ünvanlı yeğeni yazdığı kitabı yeni bir televizyon kanalında anlattı.
Anadolu’da yaptığı araştırmaları kitabına aktaran bu akademisyenimiz, örnekleriyle anlattığı kitabında, ‘misyonerlerin’ nasıl kökümüzü kazımak istediklerini ve de şimdi bile ‘imam’, ‘hoca’ kılığına girmiş, en iyi hocamızdan bile daha iyi şekilde yetiştirilmiş, bizi bölmek için görev almış yabancıların Türk ve Osmanlı şeklinde nasıl hareket edip, bunu da başarılı şekilde yürüttüklerini anlatıyor.
Şimdilik bu kadarını yazıyorum…
Yani hain her zaman her şekilde ve en iyi yerlerde olabiliyor…
Devam edelim, bazıları için;
“Zannetme ki, bu dünya seninle döner,
Sen yokken, saatler durur zannetme,
Zannetme, gidersen yıldızlar söner,
Gelmezsen, denizler kurur zannetme,
Bir gün yorulursun , yol bile olsan,
Denize kadarsın, sel bile olsan,
Olmaz ya, dikensiz gül bile olsan,
Güller hep tomurcuk kalır zannetme!…”
*- BAZEN PAYLAŞIYOR
Yazar Mustafa Foçalı’yı İzmirliler kadar benim okuyucularım da biliyor.
Mustafa Foçalı sık sık bana özelden, ‘fıkra’ ya da ‘güldürmece’ olarak da değerlendireceğim, ‘sevgi’ ve ‘güzelliklerle süslü’ yazılarını gönderiyor.
Ama gece yatarken ilham geliyor, ama sabah kalktığında ya da parka gittiğinde…
Notumu aldım, sonlarından birine…
Mustafa Foçalı ‘Bu topraklar neden satılıyor?’ sorusuna şöyle yanıt vermiş, yaşına göre:
Tabii ben bazı kesimlerini kestim, suç olabilir, düşüncesiyle…
Söz Mustafa Foçalı’da;
“Ormanlar kesiliyor.
Meralar kiralanıyor.
Kıyılar betonlaşıyor.
Kumsallar tel örgülerle bölünüyor.
Ve biz buna ‘çevre sorunu’ diyoruz.
Hayır.
Bu yalnızca bir çevre sorunu değil…”
Mustafa Beyin, bir sonraki cümlesini sansür ettim…
*- TERCİH DEĞİL
Bu bölümü uzmanlar da belirtiyor, partililer de…
Yani biliniyor..
Mustafa Foçalı anımsatmış;
“Bugün kamu arazilerinin, ormanların, meraların, sahillerin sermayeye devredilmesi bir ‘tercih’ değil; bir zorunluluğun sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Çünkü ortada basit ama çıplak bir gerçek var:
Devletin kasası boş.
Ama mesele burada da bitmiyor.
Asıl soru şu:
Bu kasa neden boş?
Yıllar boyunca üretim yerine tüketimi büyüten, sanayi yerine rantı teşvik eden, kamusal varlıkları birer birer elden çıkaran bir ekonomik model, bugün duvara toslamış durumda…
Belirttiğim gibi bunları biliyoruz, burada anlatılanları da…
Ama şimdi bu sorunların altından kalkmaya çalışılıyor.
Bunları da biliyoruz…
Devam edelim:
*- SIRASIYLA
– Önce fabrikalar satıldı.
– Sonra limanlar.
– Sonra enerji kaynakları.
– Şimdi sıra toprağa geldi.
Çünkü satacak başka bir şey kalmadı.
Ve bu noktada doğa, yalnızca bir ekosistem değil; nakde çevrilecek son varlık haline getirildi.
(Burada bir cümleyi yine siliyorum- Arada düzelterek devam edeyim)
Çevre mücadelesi verenler haklı mı?
Orman için, su için, toprak için direnenler sizce haklı mı?
Siz bu soruların yanıtını düşünün, sözü Mustafa Foçalı’ya verelim:
“Ama bu mücadelenin tek başına doğayı korumaya odaklanması, eksik bir çerçeve yaratıyor.
Çünkü mesele sadece ‘ağaç kesilmesin!’ değil.
Mesele:
Bu ağaçlar neden kesiliyor?
Yine sansür…
“Bütçe açığı kapatılamıyor!
Sürekli vergi artırıyor ama yine de yetmiyor.
Bu durumda yetki elinde olanlar ne yapar?
Tabi ki elindeki varlıkları nakde çevirir.
İşte tam da bu yüzden:
– Orman, maden sahasına dönüşür.
– Mera, turizm tesisine dönüşür.
– Kıyı, özel işletmeye dönüşür.
Yani doğa talan edilmiyor ifade edildiği gibi, sadece ekonomik açıkların kapatılması için paraya çevrilip harcanıyor.
Bu yüzden çevre mücadelesi, ekonomik sistemi hedef almadan başarıya ulaşamaz.
Bugün çevreyi savunmak, aynı zamanda şu soruyu sormayı gerektirir:
Hükümet neden sürekli satmak zorunda kalıyor?
(Buraya yine sansür uyguladım, yazarı bir noktada korumak için)
Toprağı savunmak, sadece bir yaşam alanını korumak değildir.
Bu, aynı zamanda bir iktidar biçimine itirazdır.
Çünkü bugün bazı çevrelerce;
– Toprak, üretim için değil; rant için kullanılıyor.
– Doğa, yaşam için değil; gelir kalemi olarak görülüyor.
– Kamuda, halk için değil; belli bir sınıf için çalışanlar da var.
Ve en kritik nokta şu:
Hükümet, artık yöneten değil; nakit arayan bir işletmeye dönüşmüş durumda.
Bu yüzden her kriz döneminde aynı şey yaşanıyor:
Yeni vergiler, yeni zamlar, yeni satışlar.
Ve en sonunda: satılacak son şey toprağın kendisi oluyor.
*- HEDEF İÇİN
Bu noktada çevre mücadelesi, nasıl olmalı?
Eğer gerçekten sonuç almak isteniyorsa, yalnızca doğayı değil, bu döngüyü bilmek gerekir.
Hedef önceden belirlenir.
Mesele bir ağacı kurtarmak değil. O ağacı kesmeye mecbur bırakan düzeni bilmekle başlar.
AĞAÇTAN BAŞLAYIP SİSTEME VARMAYAN YOL ÇIKMAZDIR
Bugün çevre mücadelesinin en büyük zaaflarından biri:
Meseleyi yerel bir sorun gibi ele alıp, çözümü de yerelde aramak.
– Bir köyde maden açılıyor, köylü direniyor.
– Bir orman kesiliyor, aktivistler dava açıyor.
– Bir kıyı kapatılıyor, protestolar yapılıyor.
Hepsi doğru.
Hepsi meşru.
Ama yetmiyor.
Çünkü karşılarında duran şey, tekil bir şirket ya da tekil bir proje değil; o projeleri zorunlu kılan bir ekonomik ve siyasi düzen.
Bir ağacı korumaya çalışırken,
O ağacı kesmeyi kârlı ve gerekli hâle getiren sistemi görmezden gelirseniz, en fazla bir ağacı kurtarırsınız.
Ama orman yine gider.
Yerel çevrecilik, eğer siyasetten kopuksa, kaçınılmaz olarak bir “yangın söndürme faaliyetine” dönüşür.
*- BUGÜN VE YARIN
Bugün bir projeyi durdurursunuz ,
Yarın başka bir şirket başka bir yerde aynı projeyle gelir.
Çünkü mesele proje değil
O projelerin arkasındaki ihtiyaçtır.
Rant üretme zorunluluğu ortadan kalkmadıkça, sermayenin genişleme iştahı dizginlenmedikçe, her kazanım geçici kalmaya mahkûmdur.
Bu yüzden çevre mücadelesi, yalnızca “doğayı koruma” mücadelesi değildir.
Aynı zamanda şunu sorgulamak zorundadır:
– Bu ülke neden sürekli kaynak satmak zorunda kalıyor?
– Neden üretim yerine talan daha kârlı hâle geliyor?
– Neden, halk için değil, sermaye için karar alınıyor?
Bu sorular sorulmadığı sürece, çevre mücadelesi bir vicdan hareketi olarak kalır ama bir sonuç hareketine dönüşemez.
Kısacası; siyasetten kopuk çevrecilik, toprağı savunur ama toprağı kurtaramaz…
SON OLARAK DİYECEĞİM ŞU Kİ:
Bugün ormanlar kesiliyorsa, bu sadece bir çevre suçu değildir.
Bu, bir ekonomik modelin iflasının, bir yönetim anlayışının tükenişinin ve bir ülkenin geleceğinin ipotek altına alınmasının sonucudur.
Toprağı savunmak istiyorsak, önce şu gerçeği kabul etmek zorundayız:
Bu düzen değişmeden, bu toprak kurtulmaz… (Salim Diyap, 20.04.2026)
*- BİRLİKTE
Bu yazıyı ben de sizinle birlikte okudum ve okudukça üzerinde kendimce çok düzeltmeler yaptım, ‘suç olabilecek) kısımları ya attım, ya da cümleleri düzeltmeye çalıştım.
Yazarının Mustafa Foçalı olduğunu düşünüyordum.
Meğer bir başkası imiş, o da birçok okurum gibi benimle paylaşmak istemiş, hoşlandığı için…
Umarım bazı günlerde gördüklerim, yaşadıklarımız yaşanmaz.
Umarım devletimiz, son zamanlarda madencilerde gördüğümüz olumsuzluklar yaşanmaz, halkın, işçinin, emekçinin, emeklenin, çoğunluğun dilekleri yerine gelir…
2 bin 364 maden ruhsatı kime verilmiş?
Yanlış yazmadım, 80 yıllık Cumhuriyet tarihi boyuncu verilen tüm maden ruhsatlarının iki misli bu…
Aklım almadı…
Peki kardeşim, görüntüler karşısında ağladığım bu kardeşlerimize alacaklarını neden ödemezsin?
Sonuç mu?
Baretlerini yere vurarak, dayak yiyerek, dokuz günü çıplak vücutlarıyla Ankara soğuk ve ayazında dimdik ayakta duran madencilerimiz, hapisten alınan yöneticilerinin bakanlıkta yapılan üçlü, dörtlü görüşmeler sonunda nihayet haklarına kavuştular.
Ama bir on beş gün daha bekleyecekler, o kadar…
Ben de ‘o kadar!’ diyorum birilerine…
*- HEP KENDİLERİNE YONTARLAR
Hukukçulara karşı özel bir anlayışım var.
Çoğunluğunun kendilerine verilmiş yasal hakları nasıl hatalı ve yanlış kullandıklarını, doğruları görmezden gelip, parasını aldıkları için nasıl dolambaçlı yollara başvurduklarını birçok kişi gibi ben de biliyorum.
Ama bazılarına hayranım, bunlara ‘aykırı hukukçu’ adını da veriyorum.
Kendisini tanımadığım ama yazılarını ve anılarını okuduğum bir genç hukukçu var.
Avukat&Arabulucu Ezgi Erkin Kozanlı adlı kişinin yazısını paylaşıyorum:
“Beş yıl çalıştığım bir şirketten odamın kapısına ‘odama herhangi birinin girmesinin yasak olduğu’ konusunda yazı asılmak istendiği için ayrılmıştım.
Sen bir hukukçusun gizli evrak, masanda bulunabilir şeklinde bir açıklama yapmıştı patron kendince (!) Elbette kabul etmedim, devamı uzun ve zorlu bir dava süreciydi.
Elbette kazandım, çok haklıydım.
Ama o ayrılık bana, kendinize ait değilse, her yerden bir dakika içinde ayrılmak zorunda kalabileceğinizi öğretti.
Bu cümleye dikkat etmenizi rica ediyorum,
“Bir dakika içinde, uzun bir süre kaldığınız, benimsediğiniz, alıştığınız, güvendiğiniz bir yerden ayrılmak zorunda kalabilirsiniz.”
Bu ne demek,
-Her zaman hazırlıklı olmak gerekiyor, demek.
-Mutlaka insanın bir b planı hatta koşulları varsa c planı olmalı, demek.
-İhtiyacınız olabilecek her şeyi, önceden, işler yolundayken kendinize saklamak, suretini almak, yedeğini bulundurmak gerekiyor, demek.
-Eşinizin, ailenizin, yakın arkadaşlarınızın bile bilmediği bir yerde, en azından bir kaç hafta yetecek kadar, sizi bir yerden bir yere ulaştıracak kadar maddi kaynağı bulundurmak, demek.
Hayatta bazı şeyler, çok beklemediğiniz anlarda, çok savunmasız hissettiğiniz zamanlarda gerçekleşebiliyor.
Hayatın tabiatı bu.
Ve bu,
Hepimizin, her an başına gelebilir.
*- BİLEMEZSİNİZ
Geleneksel kadınlar bunun için kollarındaki altın bilezikleri yatarken bile çıkarmazlar.
Belanın, kazanın ve böyle bir ülkede haksızlığın ne zaman başınıza geleceğini bilemezsiniz.
Kendinizi koruyun.
Kendinizi garantiye almadan, geleceğinizi asla bir başkasının insafına, vicdanına, eşref saatine emanet etmeyin.
Hele iş yerleri, asla ama asla birer ev, birer aile değildir.
Ben, o gün o iş yerinden haksızlığa uğrayarak aydıktan sonra, tam on yıl hukuk mücadelesi verdim.
Oysa vaktinde, güvenilmez insanlarla, güvenilmez bir ortamda çalıştığımı hatırlamış olsaydım, çok daha kısa sürede her şey istediğim gibi olurdu.
Ben bu hatayı hayatımda, bir kez yaptım.
Müthiş bir okul oldu.
Siz hiç yapmayın, Ezo tavsiyesi.
Sevgiyle, ve neyse ki uzun süredir ‘kendime ait odam’ var, Virginia Woolf anısına saygıyla…”
Bu arada ben de bir ekleme yapayım;
Bir iki ay kadar ki bir yazımda, ‘Her insanın ikinci bir işi olmalı!’ ana temalı bir konuyu ele almıştım.
İnsanların ellerinde, birden fazla yabancı dil gibi mutlaka becerilerine göre ikinci işleri olmadığı takdirde, birilerinin yanında (patronların) köle gibi yaşamaya muhtaç olacaklarını örnekleriyle anlatmıştım.
Patronun gözüne bakarak çalışmak istiyorsan, sevgili avukatımızın da belirttiği gibi mutlaka ve mutlaka önceden kendilerini güvence altına alacakları çalışmaları olmalıdır.
*- NEDEN EBER GÖLÜ ÇOK ÖNEMLİ
Eber gölü Afyonkarahisar ili Bolvadin, Çay, Sultandağ ilçeleri arasında yaklaşık 150 kilometre kare yüzölçümüyle Türkiye’mizin 12. Büyük gölü konumunda olup bölgemizin ekolojik ve ekonomisine çok büyük katkı sağlayan uluslararası öneme haiz sulak alan içerisinde yer alan bir göldür.
Eber gölü sazlıkları, hasır otu, yastık otu, sazan ve turna balıkçılığı ve ayrıca Türkiye’nin en önemli av turizmine ev sahipliği yapan Çay ve Sultandağları eteklerinde yetişen sağladığı nem ile dünyanın en kaliteli kiraz ve vişne üretimine katkı sağlayan, içerisinde sazan ve turna balığının bolca olduğu yaklaşık 145 çeşit kuş türüne ev sahipliği yapan, endemik bitki türlerinden dünyada sadece eber gölü kenarında yetişen Eber sarısının yetiştiği gezen adaları (gopak) su nilüferleri ile muhteşem doğa manzaraları olan bir göldü!…
*- BİLİNÇSİZ SULAMA
Maalesef son yıllarda yaşanan küresel kuraklık ve bilinçsiz sulama ile göl %99 oranında kuruyarak adeta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
Gölü besleyen tek su kaynağı akarçay kalmıştır ki akarçayı da besleyen bütün derelere barajlar yapılmıştır, akarcaydan şu anda Afyonkarahisar ve bütün ilçelerin evsel ve Sanayi atıkları gelmektedir.
Hiç bir arıtma sistemi çalıştırılmamakla beraber gölde şu anda hiç bir su canlısı yaşamamaktadır.
Yıllarca bölge halkına ekmek kapısı olmuş saz biçimleriyle yurt dışına ihracat yapılmak suretiyle ülke ekonomisine çok büyük katkı sağlamıştır, Maalesef kuraklık ve göle akması gereken derelerin insan eliyle akış yönleri değiştirilerek adeta göl kurumaya terkedilmiştir.
*- LAFLA OLMUYOR
Eber Gölü Koruma Ve Yaşatma Derneği Başkanı Hüsnü Kalay bakın ne diyor?
“Dernek olarak gölümüzün sorunlarını yıllardır devletimizin kurumlarına bildirdik, bu yıl sadece Akarçay temizliği şuan yapılmaktadır.
Gölümüzün kurtulması için devletimizce eylem planları hazırlanmış fakat bir türlü çalışmalar istenilen seviyeye gelmemiştir, korkarım ki göle tatlı su takviyesi yapılmadığı sürece son aylarda artan yağış miktarları ile göl biraz canlansa da kurak geçen yaz döneminde tekrar kuruma tehlikesi yaşayacak olup can suyu verilmediği takdirde önünüzdeki günlerde çok büyük sağlık sorunları ile karşı karşıya kalacağız.
Çünkü gelen su çok kirli ve bu sular yaz kurak dönemde sular buharlaşacağından göl tabanına çöken kirli su tortular rüzgârlarla bölge insanlarının yaşam alanlarına taşınmaktadır. (bölgemizde kanser vakaları ciddi oranda artmıştır)Gölümüz su anda doluluk oranı %25 seviyelerindedir.
Gölümüzün kurtulması için gölü besleyen Yakasenek, Deresenek ve Eber derelerinin ıslah edilerek göle ulaşımı sağlanmalıdır.
Gölümüz sazlıkları, yüzen adacakları, balığı kereviti nilüfer çeşidi 145 tür kuş çeşidi endemik bitki çeşidi olan dünyada sadece Eber gölünde bulunan eber sarısı maalesef şuanda yok olmuştur.
Ben inanıyorum ki, devletimiz gölümüz yok olmadan gerekli önlemleri alacaktır.
SAYGILARIMLA. (Eber Gölü Koruma Ve Yaşatma Derneği Başkanı Hüsnü Kalay)
Hüsnü Kalay’a katılmak istiyorum.
Ama aklıma takılan, milletvekilleri ne yapıyor?
Bunu da geçelim kentin valisi, kaymakamı, bu işten maaş alıp, makam sahibi olanların işleri nedir?
Bunlara ‘Koltuklarınızı bırakın, ilgili ve liyakatlılar gelsin’ diyebildiğimiz zaman herhalde sorunların çözümünde ilk adımı atabiliriz.
*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE

*- TÜRK DEĞİL! / YAŞAR EYİCE
