Daha önce bir iki kez yazmıştım; 10- 16 Mayıs Türkiye Engelliler Haftası…
Yakın zamanda ise ‘Engelliler Yılını’ yaşamıştık.
Bir iki satırlık cümlelerle ‘engelliler’, kendilerini ‘engelsiz’ sananlar tarafından anımsandılar.
Aslında her söz sadece kağıt üzerinde kaldı.
Ünlü bir söz vardır:
‘Söz unutulur, yazı kalır!’ diye…
Bu özlü söz aslında doğru insanlar tarafından da, onlar için de kullanılmıyor.
Bunu mahkemelerde sık görüyoruz.
Sahtekârlar, namussuzlar, yasaların boşluğundan ya da kendileri gibi vicdansızları bularak namuslu, dürüst insanların ya malına mülküne bir şekilde çöküyorlar, ya da burunlarından getiriyorlar.
Konu ‘engelli’ vatandaşlarımıza gelirse, ‘Hakları çok gibi’ görünse de kağıt üzerinde, ama yetkililer, görevliler okumamışlar ki, sadece ‘Yasak!’ demeyi biliyorlar…
Zorluğun bini bir para bile etmiyor.
Şimdi size bir hikâye anlatacağım, gerçeğin ta kendisin…
‘Hayırlı’ ya da ‘Hayırsızı’ siz ayırt edin…
Çevrenize bakın görecek ve duyacaksınız…
‘Çok iyi idi, annesine ve babasına’ çok iyi baktı, diye…
Kimse çekenin ve çektirenin durumunu bilemez…
Ya ‘Vah vah!’ deyip geçeriz, ya da ‘yazık oldu!’ gibi laflar ederiz.
İşte size duygusal bir hikaye…
Ben ‘doğru’ dünyanın her tarafında rastlanır, diyorum,
Siz de ‘Uydurulmuş, yalan!’ deyin…
*- SAĞLIKLI GÜNLERDE
Anneme Alzheimer teşhisi kondu.
Erkek kardeşim Sevilla’da, kız kardeşim Amsterdam’da, küçük kız kardeşim 90 mil uzakta.
Hepsi hayatlarını yürütme çabasında.
Burada kimse yok.
Tek başıma iki yıl oldu.
Ve bugün sabahın dördünde değiştirdikten sonra whatsap grubu açtım, susamadım.
–
Annem her zaman her şeyin merkezinde olmuştur.
Pazar günü aramayı unutmayan.
Geldiğimizde buzdolabı hep dolu olan.
Herkes kahvaltıyı sevene kadar doğum gününü, tatlarını, torunlarının arkadaşlarının isimlerini ezbere bilen.
Onunla her şey yerli yerine oturdu.
Şimdi kendininkinin ne olduğunu bilmiyor.
*- KAHVE İÇTİKTEN SONRA
Tanı iki yıl önce düştü.
Orta derece Alzheimer.
Nörolog hastalığın ilerleyeceğini, bakımın organize edilmesi gerektiğini, aile katılımının şart olacağını söyledi.
Dördümüz de danışmanlıktan ayrıldık – ben, Sevilla’dan erkek kardeşim Tomás, Amsterdam’dan görüntülü aramada kız kardeşim Patricia, 90 kilometre uzakta yaşayan küçük kız kardeşim Lucía.
Kahve içtik.
Ne yapılması gerektiğini konuştuk.
Bu cafede, kimse yüksek sesle söylemeden belli oldu ki, ben kalacam!
Sana en yakın yaşayan kişi.
Çocuksuz olan O, ‘daha fazla esnekliğe sahip!’
Kimse bu şekilde ifade etmedi.
Ama herkes anladı.
İki yıl geçmiş…
*- HALDEN ANLAMAZLAR
Tomás sadece bir kez geldi – Noel’den üç gün önce, ayın 27’sinde ayrıldı.
Çünkü işi vardı.
Patricia teşhis konulduğundan beri, bu eve adımını atmadı.
Uçuşların çok pahalı olduğunu, çocukları olduğunu, mümkün olduğunca çabuk geleceğini söylüyor.
Lucía 90 kilometre uzakta -arabayla bir buçuk saat – ve iki yılda dört kez geldi.
Dört!…
Bir yıldır aralıksız iki saatten fazla dışarı çıkmadım.
Annem kötü bir gece geçirdiğinde – ve şimdi korkunç bir frekansla gerçekleştiğinde – üç ya da dört kez kalkıyorum.
Güneşin ben uyumadan uyandığı sabahlar var.
Mutfakta kahvemle oturuyorum ve en son ne zaman sadece kendim için bir şey yaptığımı hatırlayamadığımı fark ediyorum.
Geçen ay beni düzenli olarak tanımaya başladı.
Önümüzde hala güzel günler var. Günlerden birinde bana adımla seslenir ve kahvaltı yapıp yapmadığımı sorar.
Bu günlere değer veriyorum.
Ve sonra başka günler de oldu.
Evine izinsiz giren bir yabancıymışım gibi baktığı günler, bana ‘Pilar’ dediği günler – 20 yıl önce ölen kız kardeşinin adı.-
Yatak odasının kapısını açtığımda onunla çok yumuşak çok sakince konuşmak zorunda kaldığım günler gözlerindeki bir ışıltı değişip beni tanıyana kadar.
O sakinleştiği günler, koridorda oturup sessizce ağlıyorum, duymasın diye.
*- ONLAR İÇİN ÇOK ZOR!
Tomás Pazar günü çocuklarının resimlerini gönderiyor.
Patricia bazen öğeler paylaşır.
Lucía memler gönderiyor.
Ve annem hakkında haberler yazdığımda – kötü bir gece geçirirken, doktor tedavisini, sosyal güvenlik önlemlerini değiştirdi – üçü de kalple cevap veriyor;
‘cesaret’, ‘harikasın’, ‘sana sarılma gönderiyorum.’
Sana sarılıyorum.
Ta Sevilla’dan buraya kadar.
Ta Amsterdam’dan buraya kadar.
90 kilometreden beri.
*- NE ZAMAN GELİYORSUN?
Dün gece annemi iki kez değiştirdim.
İkinci kez sabahın dördüydü.
Artık nerede olduğunu bilmiyordu.
Ağlıyordu.
Onunla nazikçe konuşuyordum, ona evde olduğunu, orada olduğumu, her şeyin yolunda olduğunu söylüyordum.
Saat beşte mutfakta oturdu.
Bir grup açtım
Tomás, çocuklarının havuzdaki videosunu göndermişti.
Patricia kalp koymuştu.
Lucía şöyle yazmıştı:
‘Ne güzel bir yaz geçiriyorlar.’
Ve içimde bir şey ikiye ayrıldı.
Bir mesaj yazdım.
Sildim.
Ben de cevap yazdım, sonunda gönderdim
Bu uzun sürmedi.
Son iki yıldır sessiz kaldığım tek şey buydu – her gün yaptıklarım, uykusuz geceler, dışarı çıkmadan geçen bu iki yıl, gerçekten burada olmak, kanepeden kalp göndermek değil.
Ve sonunda tek bir soru:
Ne zaman geliyorsun?
*- ACI SESSİZLİK
Grup dört saat boyunca sessiz kaldı.
Sonra Tomas bu ay çok işi olduğunu yazdı.
Patricia bu yaz gelmeye çalışacağını söyledi.
Lucía kalp koydu.
Bir kalp.
Telefonu kapattım.
Annemin yatak odasının kapısına bakıp durdum.
Ve onu düşündüm.
Dördümüzü de aynı özveriyle yetiştirme şeklini…
‘Pazar günü’ dediği şey, bizim için her zaman yiyecek saklardı.
Nasıl hiç bir şeyi, ya da hiç kimseyi unutmuyor.
Ve şimdi bu yatakta gerçekten nerede olduğunu bilmiyor.
Ve burada sadece ben varım…
Başkaları uzaktan bakarken sevdiğine değer vermenin ağırlığını tek başına taşıyan birini tanıyor musunuz?
Sorumluluğun asla adil bir şekilde paylaşılmadığı duygusunun üstesinden nasıl gelirsiniz?
*- KÖPEĞİN ANNESİ DE KÖPEKTİR!
Hemen her türlü görüşe saygım bulunuyor.
Okuyucularım bilir, ‘karşı görüşleri’ de değerlendiriyor ve sayfamda yer veriyorum.
Katılırsınız, katılmazsınız!
Sizin bileceğiniz konu…
Ama çoğu zaman, troller, benim ‘sivrisinekler’ diye adlandırdıklarım ‘algı yaratmak’ için bire birler…
Sizi bulanık suya, ya da puslu havaya sokarlar…
Bakın, ‘hayvan severlere’, ‘bizlere’ dokundurma yapan bir vatandaşımız, konuya nereden girmiş?
Başlığı da şöyle;
‘Köpeğin annesi de köpektir!’
–
“Hayvanlarla kurulan ilişki daha az sorumluluk gerektiriyor; daha konforlu, bir çeşit ‘kendini kandırma’ çünkü bir insanın kendi yavrusu ile kurabileceği ilişkinin inceliklerini taşımıyor bu ilişki.
İstendiği kadar hayvan sevilsin; bu sevgi, insanlar arası sevginin, mesela bir annenin bebeği ile yaşadığı sevginin yerini tutamaz.
Hayvan sevgisi bir süreliğine idare eder ama sonunda yetmez ve sıkıntı, varoluş anksiyetesi başlar.”
B’un reklam filminde olduğu gibi; kediler, köpekler ‘aile ferdi’ ilan ediliyor. Öyle ki ‘kedi fobim var’ veya ‘köpeklerden korkuyorum’ demek bile insanın vicdanını sorgulatacak noktaya taşındı.
Geçtiğimiz aylarda İzmit’teki bir AVM’de asansör beklerken önümde yaşananlar ise film sahnesi değildi.
–
Orta yaşlarda bir kadın…
Bir elinde bebek arabası, kucağında küçük cins bir köpek.
Yanına yaklaşan 13-14 yaşlarında bir kız çocuğu hayvanı sevmeye çalışırken, kadın ‘Rahat durmuyor. Kucak istiyor’ dedi.
‘Bebek arabası!’ sandığım şeyin aslında ‘köpek arabası’ olduğu ile yüzleşmiştim ki, genç kız ‘Çok tatlı. Kaç yıldır besliyorsunuz?’ diye sordu. Kadın sesini yükselterek aynen şöyle dedi:
‘Sensin beslenen. O benim kızım. Beraber yaşıyoruz.’
Karşımdaki ‘insan evladı’ şoke olmuş, sus pus uzaklaşırken, bir yandan kadına baktım.
Kucağındaki o küçük canlıya fiziki bir saldırı olmuş da korumuş gibiydi.
İnsan ile hayvan arasındaki o keskin fark bu ‘sahnede’ silinmişti.
Gördüklerim bir istisna değildi.
B’un reklamı bunun artık norm haline getirildiğini gösterdi.
Anneler Günü için hazırlanan film, satış beklentisini aşan anlamlar taşıyor.
Çünkü insani yönlerimiz, duygularımız, merhametimiz günden güne yontuluyor.
Bu arada malum reklam büyük tepki çekti.
Aile Bakanı açıklama yaptı, RTÜK inceleme başlattı.
Bir baktık film yayımdan kaldırılmış.
Ancak…
*- MADALYONUN DİĞER YÜZÜ
Tam burada dikkatlerden kaçan detaylar var.
Küresel bir marka, ‘iletişim”’ stratejisine aykırı bir sessizliğe büründü.
Ne savunma, ne eleştiri ne de izahat yapılmadı.
Açıkçası bir açıklama yapamazlar!
Çünkü reklamı kaldırsalar da vazgeçemeyecekleri bir ‘yatırım’ söz konusu.
Batı’da ‘pet humanization’ yani ‘evcil hayvanları ‘insancıllaştırma”’eğilimi artık kültürel değişim olmanın ötesine geçerek devasa bir ekonomiye dönüştü.
Haliyle, bugüne kadar hedef kitlesi daha çok kadınlar olan B’un, köpeklerin ‘evlatlaştırıldığı’ o filmi ‘Anneler Günü’ gibi sembolik bir günde yayımlaması, ‘toplumsal gelecek’ yatırımıydı.
Tıpkı bebek arabalarının yerini, ‘köpek arabalarının’ almaya başlaması gibi;
‘ihtiyaç oluşturma ekonomisi’ artık ‘insanlaştırılan hayvanlar” üzerinden büyüyen yeni bir pazar kuruyor.
Bakınız: Küresel evcil hayvan sektörü 2025 yılı sonunda 243,5 milyar dolara ulaştı.
Bloomberg, bu rakamın 2030’da 500 milyar dolara yaklaşacağını öngörüyor.
Türkiye’de de tablo farklı değil.
TÜİK’e göre tüketici fiyatlarında en yüksek artış evcil hayvan ürünlerinde.
Bu denkleme doğum oranlarının hızla düşmesi de ekleniyor.
Mahalle aralarındaki ana okulu veya kreşlere ‘çocuk yokluğunda’, işletmecileri tarafından ‘evcil hayvan bakım merkezi’ tabelaları asıldığını da göreceğiz.
*- İSTENİLEN ve DÜŞÜNÜLEN
O halde sadece duygusal değil, ekonomik olarak desteklenen ve sosyolojik olarak da beslenen bir dönüşümden söz ediyoruz.
Bütün bu dehşet sosyolojisinin asıl kırılması da burada başlıyor.
Çocukla hayvan arasındaki fark aşındırılıyor.
Sadece yeni kuşakların değil yetişkinlerin de merhametleri sapma eğiliminde.
Böyle böyle Gazze’de çocukların katledilmesine üzülecek, Filistinli annelerin acılarını yüreklerde hissedecek insani refleksler yok olacak.
Çünkü fıtrattan gelen duygularını yaşayamayan insan, bir ‘kerb’ (daralma, tasa) hali yaşar ve başkasının acısına karşı giderek körleşir.
Köpeğin annesi köpektir, insanın annesi ise ‘evlat’ doğurur.
Merhametin, bağın ve de neslin devamı anneden gelir.
Hülasa, o reklam filmi; annelik duygusunun manipüle edilmesiyle nerelere sürükleneceğimizin fragmanıydı. (Ersin Çalışkan )
*- KARGA KENDİNİ HASTA HİSSEDERSE…
Bir karga kendini kötü hissettiğinde, karınca yuvasının yanına konar, kanatlarını açar, hareketsiz durur ve karıncaların saldırmasına izin verir.
Bunu çok güçlü bir nedenle yapıyorlar:
Karıncalar vücuduna doğal antiparazit görevi gören formik asitler püskürtüyor.
Bu asitler karganın mantar, bakteri ve parazitleri yok etmesine yardımcı oluyor ve ilaca ihtiyaç duymadan iyileşmesini sağlıyor
Bu davranışa ‘anting’ denir.
Bu tür olaylar çeşitli kuş türlerinde gözlemlenmiş olup Hayvan ilaçlarının inanılmaz bir örneğidir.
Doğa sessiz bilgeliğiyle bizi şaşırtmaktan asla vazgeçmiyor!
*- ÜZÜCÜ AMA GERÇEK
Fransa’da bir baba, iş arkadaşlarının kullanılmayan yıllık izinlerini gönüllü olarak bağışlaması sayesinde 350 gün ücretli izin kullanabilmiş,
Bu süre, kanser tedavisi gören küçük kızıyla ilgilenebilmesi için ona zaman kazandırmış.
En dikkat çekici nokta ise bunun bireysel bir iyilik değil, yasal bir düzenleme kapsamında mümkün olması.
Fransız iş kanunları, çalışanların izin haklarını ciddi ailevi durumlar yaşayan iş arkadaşlarına devretmesine izin veriyor.
Bu örnekte de onlarca kişi kendi izin günlerinden feragat ederek bir havuz oluşturdu ve işveren onayıyla bu süre babaya aktarıldı.
Sonuçta ortaya çıkan şey sadece bir izin değil; bir insanın en zor zamanında yalnız bırakılmaması.
Sizce bu tür uygulamalar, iş hayatında dayanışmayı güçlendiren bir model olabilir mi?
Bence olabilir.
Ama bizim meclis, yani milletvekilleri o kadar meşguller ki, böyle sorunlarla ilgilenecek zamanları yok!
Şimdi ‘Gel de inanma!’ diyenler çıkacaktır, milletvekillerinin gece gündüz bizler için çalışmalarına…
Ben de yazdıklarıma gülüyorum…
İçimden gülmek geliyor, bazı anlatımlardan sonra…
*-
*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

*- SÖZ UNUTULUR MU? / YAŞAR EYİCE

