*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılarımı okuyan, yani takipçilerimin mektuplarına, dileklerine, şikâyetlerine her zaman öncelikle yer veriyorum.
Bazısı Nermin Ekinci gibi, Nadide Akbulut gibi yaşadıklarını, güzellikleri ve anılarını paylaşıyor, aşağıdaki örnekteki gibi:
Nermin Ekinci, ‘Çeşme Alper Çizgenakat Hastane Günlüğümden…’ diyerek fotoğraflarıyla göndermiş;
“Böyle güzel bir hastaneye sahip olduğumuz için çok şanslıyız.
Nadide Çeşme’nin en güzel yerlerinden birinde yer alan hastanemiz sırtını ormana vermiş, önünde engin bir denizle göz göze…
Sabah uyandığında gülen gözlerle karşılaşıyorsun. Daha ne ister ki insan.
Hastanemize her şeyden daha çok ilgi gösterelim, eksikliklerini tamamlamaya çalışalım.
Ne zaman ihtiyaç duyacağımız hiç belli olmaz…
Bu hastane şimdi olmasa da bir gün hepimize çok gerekli, ‘İzmir sadece kırk beş dakika!’ diye geçmeyelim, bazen saniyelerin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz.
Hayati ünitelerin açılması, cihazların sağlanması gibi.
Bunları yaparken de bu cihazları kullanacak tüm sağlık personelinin koşullarını iyileştirmeyi de unutmayalım.
Belki hastane için sağlık personeline ait konutların ivedilikle yapılması sağlanmalı.
Bilindiği üzere bunu yapmak asla zor değil, sadece önceliklerimiz değişmeli.

*- HAKLARINI VERELİM
Altı gündür bizimle yakından ilgilenen, işini severek yapan doktorumuz Seray Yıldız ve tüm sağlık personelini, servis sorumlusu Sevda Genç ve ekibi Tutku Turan, Ebru Özdemir, Medine Akçay ve Deniz Çetin’i ayrı ayrı kutluyor ve çok teşekkür ediyorum.
Önümüzdeki günlerde sağlıkla tedavimizi tamamlayarak ayrılma umuduyla tüm hastalara şifa diliyorum.
Hemşireler Gününüz Kutlu Olsun.
Konumuz Sağlık!
Önceliğimiz de Sağlık!
İyi ki Varsınız.
@ÇeşmeAlperçizgenakathastanesi, @Opr.Dr.CihanAslan,
@Dr.SerayYıldız, @SevdaGenç, @TutkuTuran, @EbruÖzdemir, @MedineAkçay, @DenizÇetin…
Bu arada anımsatayım:
Bir ara, birileri çıktı Çeşme Devlet Hastanesi’nin adındaki ‘Alper Çizgenakat’ adını sildirmek istedi.
Çeşme halkı, bu karara ayağa kalktı.
‘Olamaz!’ dedi.
Ve halkın, haklı direnişi kabul gördü.
Bir gün genç yaşta ölen gencimizi, ailesinin ve halkın hastane için yaptıkları katkıları anlatırım.
Son olarak sevgili arkadaşım Karşıyakalı Reyhan kendi ve rahmeti eşi için bir odayı donattı…

*- GECEYARISI HABERİ
Foça Sevdalısı Servet Vural gece yarısı şu mesajı geçti:
“Abim, AKP İlçe Başkanı Ramazan Genç müjdeyi verdi:
Foça Devlet Hastanesi’ne kardiyolog atanıyor!’
Güzel haberlere hep açığız.
Foça Devlet Hastanesi’ne mutlaka bir kardiyolog atanmasının şart olduğu konusunu, nedenleriyle ilgililerin dikkatine sunmuştuk.
Bu arada yine sağlık ile ilgili bir haberi yetkililere duyurayım:
“Foça’da 402 Sokak sonundaki arıtma tesisi bozulmuş!
Vidanjörler ile fosseptik atıkları da buradaki dereye boşaltılıyor.
Peki dere nereye akıyor?
Sonra da sivrisinekler neden çok diye şikayetler artıyor.
Derenin iki yanında da konutlar var…
Umarım başta belediye olmak üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi de konuya el koyar.

*- ÇOK UZAKLARDA OLSA DA…
Şimdi bir de Zafer Kaya’yı dinleyelim…
Bornovalı hemşehrim yazmış, tabii ki öncelikle beni duygulandırmış…
“Bornova:
Meles’in Sesi, Gençliğimin ve Hasretimin İzi…
Zaman, Bornova düzlüğünde bir nehir gibi akar; ama bazı anlar vardır ki o nehrin sularında asılı kalır.
Binlerce yıl önce, kör ozan Homeros’un Meles Çayı’nın serinliğinde doğaya fısıldadığı o ilk dizeler, aslında bugün bizim özlediğimiz o kadim ruhun ta kendisidir.
Homeros’un destanlarında anlattığı o “ulu çınarların gölgesi”, bizim gençliğimizde Büyükpark’ın asırlık ağaçlarına dönüşmüştür.
Eski Bornova, sadece bir yerleşim yeri değil, kokuların ve seslerin hafızasıdır.
Mor salkımlı sokaklarda yürümenin o kendine has bir huzuru vardı. Bahar geldiğinde evlerin bahçelerinden taşan o eflatun çiçekler, adeta sokağın üzerine bir gökyüzü daha kurardı.
O sokaklarda yankılanan ayak seslerimiz, henüz şehrin gürültüsüne kurban gitmemişti.
Komşunun bahçesinden gelen bir selam, açık pencerelerden süzülen bir radyo sesiyle karışırdı.

*- BAŞKALARI DA VARDI
Sonra Hayat Sineması’nın o büyülü atmosferi başlardı…
Yazlık sinemaların tahta sandalyelerinde, yıldızların altında film izlemek sadece bir eğlence değil, bir ayindi.
Perdedeki ışık oyunları yüzümüze vururken, çekirdek sesleri arasında kurulan o hayaller, bugün sahip olduğumuz en saf hazinedir.
O sinema, adıyla müsemma, bize “hayatı” ve paylaşmayı öğretirdi.
Ve tabii ki Büyükpark… Gençliğimizin kalbinin attığı yer.
Havuz başındaki buluşmalar, ağaçların gölgesinde edilen o uzun sohbetler, ilk gençlik heyecanları…

*- MOR SALKIMLAR
Şimdi çok uzaklardayım.
Aramızda sadece yollar değil, mevsimler ve yıllar var.
Ancak ne kadar uzağa gidersem gideyim, içimdeki o Bornova haritasını silemiyorum.
Modern caddelerde yürürken bile, zihnim beni aniden o mor salkımlı çıkmaz sokaklara bırakıveriyor. Uzakta olmanın verdiği o ince sızı, aslında oraya duyduğum aidiyetin en büyük kanıtı.
Gözlerimi kapattığımda burnuma hala o salkımların kokusu geliyor; kulaklarımda Büyükpark’taki dost meclislerinin sesi…
Homeros’un binlerce yıl önce duyduğu rüzgar, aslında hala o sokaklarda esiyor; tek fark, şimdi o rüzgarda bizim çocukluk kahkahalarımızla birlikte, benim uzaklardan gönderdiğim o derin hasret de gizli.
Bornova, bizim için sadece bir semt değil; içinde büyümediğimiz, bizzat “olduğumuz” yerdir.
Ve insan ne kadar uzağa giderse gitsin, aslında hep o ilk gençliğinin geçtiği sokaklara dönmek ister.”
Hani hep ‘Doğduğun değil, doyduğun yer!’ derler, ya bence aldatmaca…
İnsanın yeri ‘doğduğu’ anne- babasının olduğu yerdir.
Zaten ‘köye dönüş’ nedendir?
Ben de nereye gidersem gideyim, mutlaka İzmir’e Bornova’ya dönerim…
Umuyor ve biliyorum, herkes mutlaka memleketini, yani doğduğu ve gençliğinin geçtiği yeri arar…
Belki de sonunda dönmek için can atar…

*- HAYVAN DÜŞMANLARINA KARŞI
Önceki yazımda Dr. Tarkan Özçetin adlı kişiden söz etmiştim.
Kedi hastanesi kurucusundan…
Hayvan düşmanı trol ordusu dünkü paylaşımımdan sonra şimdi de ‘Sokak kedileri zaten mama ile besleniyor, fare avlamalarına gerek yok!’ gibi bilim dışı bir söylemi yaymaya başladı.
Bakalım Dr. Tarkan Özçetin bu konuda ne diyor?
“Önce şunu net söyleyelim: Kediler doğal avcıdır.
Avlanma sadece karın doyurma davranışı değildir.
İçgüdüdür.
Reflekstir.
Türlerinin doğasında vardır.
Evinde düzenli mama yiyen bir kedinin bile oyuncak fareyi saatlerce kovaladığını herkes bilir.
Çünkü mesele açlık değildir.
Bilim de bunu açıkça söylüyor.

*- KEMİRGENLERİ AVLIYORLAR
Churcher & Lawton (1987) çalışması, düzenli beslenen ev kedilerinin yılda çok sayıda kemirgen avladığını gösterdi.
Turner & Bateson ise av davranışının açlıktan bağımsız, nörolojik ve içgüdüsel olduğunu açıkça ortaya koydu.
Yani ‘Mama yiyen kedi fare avlamaz’ söylemi bilim değil, sosyal medya propagandasıdır.
Üstelik mesele sadece avlamak da değildir.
Fareler kedinin kokusunu, idrarını ve varlığını algılar.
Bu bile caydırıcıdır.
Chicago’da yapılan araştırmalarda yalnızca kedi varlığının bile kemirgen hareketlerini ciddi şekilde azalttığı gösterildi. (Loyd et al., 2013)

*- İŞLERİ BU!
Şimdi yeni korku hikayesi üretmeye çalışıyorlar:
“Kediler hantavirüs taşır.”
Hayır.
Hantavirüsün doğal rezervuarı kediler değil, kemirgenlerdir.
CDC’ye göre bulaşın temel kaynağı enfekte farelerin idrarı, dışkısı ve salyasıdır.
Yani asıl risk kontrolsüz kemirgen popülasyonudur.
Bugüne kadar kedilerin hantavirüs salgınlarının ana kaynağı olduğunu gösteren bilimsel bir veri yok.
Bazı insanlar bilimi değil, içlerindeki öfkeyi konuşuyor.
Kedilere, köpeklere, merhamete ve vicdana duydukları öfkeye “bilim” kılıfı geçirmeye çalışıyorlar.
Ama doğa sosyal medya yalanlarıyla çalışmaz.
Gerçek şu:
Kediler yüzlerce yıldır bu vatanın şehirlerinin, limanlarının ve sokaklarının sessiz muhafızlarıdır.”

*- AFERİN PEYNİR!
Mimar Esra Özcan da şöyle diyor:
“Ben de bir tecrübemi yazmak isterim.
Sabah akşam düzenli olarak beslediğimiz, aşılarını takip ettiğimiz sokak kedisi Peynir, bir gün ağzında bir fare ile geldi ve ölü fareyi öylece ayaklarımın önüne bıraktı.
Kendisiyle gurur duyduğu belliydi ve bana da bunu göstermek istemişti. Durum çok açık.
Ben de onunla gurur duyuyorum.
Aferin Peynir.”
Sonuç:
Hocam trollere anlatamazsınız bunları…
Onlarda mantık yok, bilgi yok zeka yok.
Bunu anlamak için biraz bilgiye eğitime ihtiyaç var.
En önemlisi insan olmaya ihtiyaç var.
‘Ben yaratılanı yaradandan ötürü severim’ sözlerini herhalde duymayan yoktur.
Çok kullanılır.
O kadar çok duyduk ki.
Bizi yaratan Allah sanki hayvanları yaratmadı.

*- KEDİLER DE HEDEFTE
Doğanın da kendince bir dengesi var. “
Pınar Karakaş isimli okuyucunun iddiası çok ilginç.
Paylaşmadan edemeyeceğim…
Pınar Hanım şöyle diyor:
“Artık kediler de hedefte!
millet anlamıyor ama artık söylemleri sokak köpekleri üstüne kurulu değil!
sokaktaki sahipsiz hayvanlar üzerinden yürüyor.
çıkan kanlı yasa da, ‘kedileri çıkardık’ demiş olsalar da, yasa da ‘sahipsiz sokak hayvanları ibaresi’ geçiyor.
Bu da kedi köpeği kapsıyor.
Bir sonraki evrede ki- o da çok uzak değil- kediler toplanacak!…”
Bu arada;
Seri katillerin çocuklukları incelendiğinde, hayvanları eziyet ve öldürme ilk sıralarda yer alıyor.
Bu şekilde sonuçlanan araştırmalar dikkate alınmalı ve önem verilmelidir, diyenler de bulunuyor.
Hayvanı sevmeyen insanı da sevmez.
Sosyal yaşamda hayvan sevmeyen insanlardan uzak durmak gerekir….
*- ÜNLÜDEN, ÜNLÜ OLAY
Bir zamanların ünlü sporcusu, milli yüzücülerimizden Zafer Atamer’in paylaşımından okudum, “KRAL, SARAY, DEĞİRMENCİ VE ADALET..” yazısını.
“1750 yılında, Alman Prusya Kralı Büyük II. Frederick, Berlin yakınlarındaki Potsdam ormanlarında gezinirken, bir değirmenin bulunduğu alçak bir tepe üstünde durur.
-Manzara güzel, hava nasıl ferahtır.
‘Yazlık sarayımı burada yapalım’ der, sessiz ve sakin kapanıp okumayı çok seven, kütüphanesiyle ünlü kral…
‘Değirmeni satın alın.
Yıkın yerine saray yapın’ der adamlarına…
Adamları değirmenciye gider ve kralın bu isteğini iletirler…

*- KOSKOCA KRALA KARŞI
Değirmenci malını satmak istemez.
Kral değirmenciyi huzuruna çağırtır.
‘Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaça satarsınız’ diye sorar…
Değirmenci;
‘Yanlış anlamadım efendim. Adamlarınıza da söyledim. Değirmenim satılık değil’ der.
‘Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim’ diye ısrar eder Kral…
Değirmenci direnir ve Kral’a der ki;
‘Sen koskoca Kralsın, paran çok.
Git Almanya’nın istediğin yerinde saray yap.
Burayı benden önce babam işletiyordu.
Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım.
Değirmenin bahçesinde dedemim, babamın mezarları var.
Ben de ölünce yanlarına gömüleceğim.
Burası bizim aile ocağımız. Satılık değil…’
Sabrı tükenen ve sinirlenen Kral Frederick ayağa fırlar ve gürler…
‘Sen benim Prusya Kralı Friedrick olduğumu bilmiyor musun yoksa?
Değirmenci; Senin kral olduğunu biliyorum. Ama ben de bu değirmenin sahibi Sans-Souci’yim…
Kral öfkeden deli gibi olur.

*- NE YAPACAK?
‘Madem benim kim olduğumu biliyorsun, o halde zorla alabileceğimi de biliyor olmalısın.
Bakalım o zaman ne yapacaksın?’
Değirmenci hiç telaşa düşmez ve tarihe geçecek ve dünyanın her yerinde Adalet’in sloganı olacak ünlü lafını söyler.
‘Sen kralsın ama. Berlin’de hâkimler var!…’
Kral, kendi ıslah ettiği adalet sistemine ve o düzenin yargıçlarına halkın nasıl güvendiğini ve mahkemelere Kralın bile laf geçiremeyeceğine inandığını anlar ve adamlarına, ayni tarihe geçen sözünü söyler…
‘Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar, Kral bile olsa adaletten üstün değildir.
Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz.’
Kral İkinci Friedrich bu yel değirmeninin Prusya Krallığı devam ettikçe korunmasını ister ve sarayını hemen onun altına inşa ettirir…
Değirmencinin ismini, Sarayının da adı yapar…
“Sans-Souci Sarayı…”

*- ADALET SİMGESİ
Saray ve değirmen günümüzde hala bir ‘Adalet Simgesi’ olarak o tepede arka arkaya duruyorlar…
Ne güzel bir adalet ki… Kralın arka bahçesinde bir değirmenci olabiliyor.
Ne güzel bir adalet ki, bir Kralla, bir değirmenciyi komşu ve dost yapıyor…
Ve belki de sabahları Prusya Kralı II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci seslenirdi ona;
‘Hey Frederick, sımsıcak ekmek yaptım, göndereyim mi?’
Ve belki, Prusya Kralı II. Frederick anlatırdı…
“Adalet her sabah bana, taze ve sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi.”

*- ÇOK YILLAR SONRA
Yıllar sonra genç bir Osmanlı subayı, bir yılbaşı gecesi Berlin’de bir davete katılır.
Arkadaşlarına bu hikâyeyi anlatır ve teklif eder…
‘Haydi gidelim ve bu sarayı görelim.
Değirmen de hala duruyormuş, sarayın arkasında.’
Kimse yılbaşı balosunu bırakıp o soğukta dışarı çıkmak istemez…
Genç subay kararlıdır.
Tek başına çıkar gider.
Tek başına bu eşsiz anıta bakar…
O genç subay, Mustafa Kemal’dir.
Ve Kurucu Lider Mustafa Kemal Atatürk, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm mahkeme salonlarında, yargıçların arkasındaki duvara asılacak sözü yazdırır…
“Adalet, mülkün temelidir!”

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

*- ŞANSLI ÇEŞMELİLER / YAŞAR EYİCE

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir