*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

Çocuklar, kişilik bozukluğu ile dünyaya gelmezler!
Sevgisiz büyürse; Kindar!
Engellenirse; Hırslı!
Kıyaslanırsa; Haset!
Korkutulursa; Yalancı!
Şiddet görürse; Nefret!
Koşulsuz sevilirse;
Ancak KENDİ olurlar…
Şunlarda gerçekler;
Bağımlı olduğun her şey, senden bir şey alır!
Yemek; bedenini,
İnsan; ruhunu,
Düşünceler; zihnini…
Fark et,
Özgürleş,
Tek bağlılığın KENDİN olsun…

*- PİŞKİN PİŞKİN GÜLDÜ!
Vecdet Bozkurt, memleketimizi acıya boğan olayı başka türlü ele aldı.
Zaten spora meraklı Vecdet Bozkurt paylaşımında, Kahramanmaraş’taki okul saldırısını gerçekleştiren İ.A.Mersinli…
Misafirliğe gelen 3 yaşında çocuk elindeki telefonu fırlattı ve televizyonumuz kırıldı.
Babası özür dilemek şöyle dursun bu kırdığı dördüncü telefon ikinci de televizyon diye pişkin pişkin güldü.” diyerek devam ediyor:
“6 yaşındaki çocuk pazar tezgâhındaki dolmalık biberleri parmağıyla tek tek popit gibi deldi, pazarcı ardından ürünleri tek tek ayıklayıp kaldırmak zorunda kaldı ve annesi bir kere bile ‘yapma!’ demedi.
Evimize gelip tuvalete çocuğunun peşinden ‘özgüveni kırılır’ diye gitmeyen anne sayesinde, çocuğun batırdığı banyoyu ben temizledim.
Elinde kıyır kıyır elmalı kurabiyeyle evin içinde dolaşan çocuk için ‘örtü sereyim de öyle yesin’ dedim.
Annesi ‘Oturup yemez ki’ diyerek omuz silkti.
Komşu çocukları bahçe aydınlatmalarını kırıyor.
Söyleyince, ‘Çocuğumdan daha kıymetli değil’ karşılığını alıyorsun.
Sorun çocuklarda değil.
Sorun, kitap okumayan, pedagojiden bihaber ama Instagram’da izlediği iki videoyla kendini ‘çocuk ruhundan anlayan ebeveyn’ ilan eden yetişkinlerde.

*- YENİ BİR AKIM!
“Neymiş efendim, çocuk özgürmüş, keşfederken engellenmezmiş, hayır denmezmiş, yoksa özgüveni kırılırmış.
Peki hangi psikoloji, hangi din, hangi kültür, hangi örf bu vurdumduymazlığı meşrulaştırıyor?
Yeni bir akım ortaya çıkardılar:
“sorunlu davranışları özgürlük sanan bir ebeveynlik”
Disipline ‘travma’, sınır koymaya ‘baskı’ adını verdiler bir de…
Çocuk merkezli olmak; her şeyi çocuğa bırakmak değil, onun iyiliği için sağlıklı sınırlar çizebilmektir.
Özgürlük; başkasının hakkını çiğnemek değil, saygı duyarak var olabilmektir.
Ebeveynlik; sadece sevmek değil, yön gösterebilmek ve sorumluluk vermektir.
Çocuklarımızı özgürleştiriyoruz sanırken, aslında onları ölçüsüzlüğe teslim ediyoruz.
Topluma, hayata, başkasının varlığına karşı duyarsız bireyler yetiştiriyoruz.
Ama unutmayın, çocuklar her zaman öğrenir. Ya sorumluluğu ya sorumsuzluğu…
Ve çoğu zaman derslerini öğretmenlerinden değil, ebeveynlerinden alırlar.
O yüzden mesele çocuk değil.
Mesele aynaya bakmayı reddeden yetişkinlik.

*- SİZ DE ÖZLÜYOR MUSUNUZ?
Selda Yılmaz genelde fotoğraflarıyla biliniyor.
Bir de bir zamanlar yazdıklarınla.
Selda Yılmaz bir özlemimizi, eski günlerimizi ele almış.
Ben beğendim, paylaşıyorum.
Bakalım benden ve Selda Yılmaz’dan yana olanlar çıkacak mı?
“Bilmem sizlerde özlüyor musunuz o eski samimi komşulukları, bahçelerde edilen sohbetleri, sokaklarda çocuk cıvıltılarını,
O eski bahçeli evleri…
Ne güzel cahildik o zamanlar; Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı.
Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Dışarıda kar,
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa…
Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu…
Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli.
Ekmek her zaman ekmek gibi…
Bir kez olsun kümesten yumurta almamış,
bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş
merkezlerinin restoran katlarında boğucu bir gürültü ve havasızlık
içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım…
Dışarıda kar…
İçeride kanaat…
İçeride huzur…
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna râm olurduk.
Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu.
Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar…
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma
dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası…
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.
Çay da kokardı… Domates de…
Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.
Dışarıda kar…
İçeride huzur…
Zam endişesi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi…
Kimin umurunda…
Ne güzel cahildik.
Mutluluğun resmini çiziyorduk…
ÖZLEDİK O MUTLU GÜNLERİ…

*- PARAYI VEREN
Kadın hakları, çocuk hakları gibi ‘engelli hakları’ da hikâye!
Senede birkaç gün akla gelir ve sadece konuşmalar yapılır, aynen İzmir Ticaret Odası’nda olduğu gibi.
16 Nisan Perşembe günü İzmir Ticaret Odası’nda önemli bir toplantı vardı, tabii konuşmacılar da;
Biri; İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Özgener, diğeri de; İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Dr. Cemil Tugay, her zaman tanık olduğumuz söylemlerde bulundular Engelliler için.
İlan alan ya da beklentisi olanlar bir şeyler yazdılar.
Konu neydi, böyle ‘engelliler’ için bir konuşma ve tören yapılmasına?
“Engelli erişimine uygun hale getirilen İzmir Ticaret Odası ‘Kırmızı Bayrak’ asılması töreni”
Az kalsın unutuyordum, ‘Kırmızı Bayrak Erişilebilirlik Komisyonu Üyesi Gülgün Yorgancılar’da ilk konuşmacı idi.
Başkan Dr. Cemil Tugay, diğer Başkan Mahmut Özgener’e üç yıldızlı kırmızı bayrağı takdim etti ve bina önüne asılmış oldu.
Hepsi bu kadar!
Bu bağlamda belirteyim, ‘üç yıldızlı kırmızı bayrak’ İzmir’de erişilebilirlik konusunda en yüksek standartları karşılayan kurumlara verilen bir semboldür.
İzmir Ticaret Odası’nın bu ödülü alması, yalnızca mimari düzenlemeler değil, aynı zamanda sosyal sorumluluk ve kapsayıcı hizmet anlayışının da göstergesi.
‘Kırmızı Bayrak’, İzmir Büyükşehir Belediyesi Engelli Çalışmaları Şube Müdürlüğü tarafından verilen bir ödül.
Ne amaçlanıyor:
Engelli vatandaşların da, erişim hakkını güvence altına almak.
Belirtildiğine göre; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın ‘Erişebilirlik İzleme ve Denetleme’ normları esas almak, buna göre denetim yapmak!
Cümlenin sonuna bir önlem koydum…
Futbolda olduğu gibi buradaki ‘yıldız sistemi’ni de belirteyim:
1 Yıldız: Temel erişilebilirlik kriterlerini karşılayan kurumlar.
2 Yıldız: Daha kapsamlı erişim düzenlemeleri yapan kurumlar.
3 Yıldız: En üst düzey erişilebilirlik standartlarını sağlayan, örnek kurumlar.
Öğrendiğime göre, İzmir’de yalnız 24 kurum bu üç yıldızlı seviyeye ulaşabilmiş.
Bunlardan haberi olan var mı?
‘Parayı veren düdüğü çalar’ demedi mi, Nasreddin Hoca!…

*- İZMİR’DE ÖRNEK ADIM
İzmir’de çok önemli bir çalışma başlatıldı.
‘Her Fabrikaya Barınaktan Bir Köpek’ kampanyası başlatıldı.
İzmir Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nin (İZSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Alaattin Yüksel öncülüğünde, 4 Nisan Dünya Sokak Hayvanları Günü’nde başlattığı ‘Her Fabrikaya Barınaktan Bir Köpek’ çağrısını olumlu bulanlar, girişimi her gün bir adım daha yükseltiyor.
Işıkkent’te bulunan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait tesisi ziyaret eden İZSİAD heyeti, barınaktaki çalışmalar ve yürütülen faaliyetler hakkında da bilgi aldı.

İZSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Alaattin Yüksel ve beraberindeki heyet, İzmir Büyükşehir Belediyesine ait Pako Sokak Hayvanları Sosyal Yaşam Kampüsü’nü ziyaret ederek incelemelerde bulundu.
Ziyaret kapsamında Veteriner İşleri Dairesi Başkanlığı Eğitim İletişim Destek Hizmetleri Şube Müdürü Veteriner Hekim Ebru Tong ve Hayvan Sağlığı Şube Müdürü Murat Aras tarafından ağırlanan heyet, tesisin işleyişi ve sokak hayvanlarına yönelik yürütülen çalışmalar hakkında detaylı bilgiler aldı.

Tesiste gerçekleştirilen bilgilendirme toplantısında, İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesinde 2025 yılı içinde toplam 2003 köpeğin sahiplendirildiği ve sadece Pako tesisinde halihazırda 900 köpeğin yeni yuvalarını beklediği paylaşıldı.
2024 yılında yürürlüğe giren yasal düzenleme ile sokak hayvanlarının toplanması ve bakımı konusundaki sorumluluğun tamamen belediyelerin üzerine yüklendiğine değinen İZSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Alaattin Yüksel, bu durumun yerel yönetimler için taşınması güç bir yük oluşturduğunu ifade etti.

İzmir’in her konuda olduğu gibi bu toplumsal meselede de Türkiye’ye örnek bir duruş sergilemesi gerektiğini belirten Yüksel, iş dünyasının bu sorumluluğu paylaşmasının hayati önem taşıdığını vurguladı.
İzmir Sanayici ve İş İnsanları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Alaattin Yüksel, özellikle büyük ırk köpeklerin barınaklarda kalma sürelerinin çok daha uzun olduğunu dile getirdi.

Küçük köpeklerin apartman hayatına uyum sağladığı için daha kolay yuva bulabildiğini ancak iri cüsseli dostların barınaklara adeta hapsolduğunu belirten Yüksel, “İş dünyamıza çağrımı buradan, bu canların yanından bir kez daha yineliyorum. İzmir’deki fabrikalar, organize sanayi bölgeleri, işletmeler, büyük çiftlikler ve geniş bahçeli konutlar bu dostlarımız için en uygun yuvalardır.
Gelin, barınaklardaki bu köpeklere kulak verelim ve onlara hak ettikleri yaşam alanlarını sunalım” dedi.

*- ANLAMIYORUM AMA…
İş insanlarının ve önemli yöneticilerin bulunduğu siteden, ilgili ve meraklı okuyucularım için aldım.
Bilmediğim, anlamadığım ve benden çok uzakta olan bilgileri, dikkatimi çekenleri, özellikle gençlerimiz için paylaşmaya çalışıyorum, bir nokta da olsa yararlanabilmeleri için.
Örneğin, “Markanın Visibility Intelligence Skorunu (AVS) Ölçümleme
Haber bülteni” ninden, kapak fotoğrafı şu açıklamayı aldım:
“Markanın Visibility Intelligence Skorunu (AVS) Ölçümleme”
“…Visibility Intelligence Skoru (AVS), markaların AI destekli arama sistemlerinde ne kadar görünür, referans gösterilen ve tercih edilen bir kaynak olduğunu ölçen yeni nesil bir metriktir.
Klasik SEO metriklerinden farklı olarak sadece sıralama veya trafik değil, yapay zeka modellerinin cevap üretim sürecinde markayı ne ölçüde dahil ettiğini analiz eder.
Bu skor; görünürlük, mention sayısı, referans kalitesi, pozisyon ve bağlamsal uygunluk gibi birçok sinyalin birleşimiyle oluşur.
AVS ölçümleme süreci, markanın AI arama ekosistemindeki gerçek etkisini ortaya koyar…”

*- ÖZELLİKLE İŞYERLERİ ve OKULLARDA
Bertay Fişekçi anlatıyor:
“Bir proje gecikti.
Müdürünüz sordu:
‘Neden yetişmedi?’
Cevabınız hazır:
Kaynak yetersizdi, öncelikler değişti, başka departmandan onay gelmedi.
Müdürünüz dinledi ve dedi ki:
‘Bunları neden önceden çözmedin?’
Çözmek istediniz. Yetkiniz yoktu.
Kaynağı artırmak için onay gerekiyordu – o onay müdürünüzdeydi.
Öncelikleri belirlemek için karar gerekiyordu – o karar yukarıdan geliyordu.
Başka departmanı zorlamak için güç gerekiyordu -o güç sizde yoktu.
Sonuç size soruldu, araç ve yetkiler sizde yoktu.
Bu denklemi tanıyan var mı?

Kurumsal kariyerimde bu durumu sıkça yaşadım.
Özellikle “matriks” organizasyonlarda bu “karar sıkışması” çokça yaşanabiliyor.
Zamanla şunu öğrendim:
Yetki almayı beklersen çok bekleyebilirsin.
Yetkiyi alabilmek için doğru adımlarla inisiyatif istediğinde işler değişebilir.
Müdürünüze “3 seçenek var, benim önerim B, ne dersiniz” dediğinde fiilen karar mekanizmasının içine girmiş olursun.
Bu beceriyi geliştirmek istiyorsan, aynı zorlukları yaşayan liderlerle birlikte bir topluluk oluşturmalısın.”

*- BİR ZAMANLAR
Jano Çavuşoğlu belki önceki ay ve yıllarda da İzmir’i Alsancak’ı anlatıyor, araştırmalar yapıyordu ama ben bilmiyor ve takip etmiyordum.
Son zamanlarda ilgimi çekmeye başladı yazılarıyla.
Bizim tarihimizde bu tür yazılara ancak son zamanlarda rastlıyor ve yaşıyoruz.
Yazan eden yoktu.

Çoğu zaman bizim geçmişimizle ilgili haberleri de yabancı kaynaklardan öğreniyoruz.
Jano Çavuşoğlu şimdi yine İzmir’i, Alsancak semtini anlatmış.
Birlikte okuyalım:
“Yasemin kokularına bulanmıştın; içinde tarifsiz, içini genişleten bir özgürlük arzusu vardı.
Yalnızca dolaşmak istiyordun Kai (Kordon)’da, bulvarlarda, bahçelerin serinliğinde; dar sokaklarda kaybolmak, Korso’da rakı yudumlamak… Nereye baksan neşe, sevinç… Kalbin usulca çözülüyor, ışıkla, özlemlerle, ince bir cesaretle doluyordu.
“Yaşamak istiyorum,” diyordun; sonra bu söz içinde büyüyordu, çalışmaya, kurmaya, üretmeye, sevinmeye ve sevmeye dönüşüyordu. İçten içe, kendine ait bir hayat kurma isteği kök salıyordu. (Dido Sotiriou)
Eski İzmir’in sokaklarına sinmiş bu duygu, bir anıdan fazlasıydı. Kordon’da esen rüzgâr, kalabalığın o tanıdık uğultusu, dar sokakların sıcaklığı…

Hepsi insanın içindeki yaşama arzusuyla iç içe geçiyordu.
Bu yüzden bu sözler sadece bir isteği değil, var olma çabasını anlatıyordu.
Kendi yerini bulma, sevmeye cesaret etme, hayatı kurma isteğini.
Ama o isteğin derininde, henüz adı konmamış bir kırılganlık da vardı.
Ve geriye, her şey geçip gittikten sonra bile, yasemin kokusuna karışmış bir özlem kalıyordu.
DİPNOT : Korso ; İzmir’de özellikle Kordon boyunca yapılan, akşam saatlerinde insanların gezindiği ve sosyalleştiği sahil yürüyüşünü ifade eder.

*- NEREDEN NEREYE
“Eko-paralize olmak” ne demek?
Çevresel sorunların (iklim krizi, çevre kirliliği gibi) büyüklüğü karşısında bireysel olarak ne yapacağını bilememe, çaresizlik ve hareketsizlik hissine kapılma durumudur.
Her gün yaptığınız küçük çevreci seçimler, kendinizi çaresiz hissetmenizi önler ve dünyada fark yaratmanızı sağlar.
Bu notları, ‘Çöpüne Sahip Çık!’ vakfının açıklamasından aldım.
Son zamanlarda bizi uyarılar yapmayı görev kabul etmiş bir vakıf.
Duymadığım veya anımsamadığım bu açıklamadaki deyim hakkında bir araştırma yaptım, şunları buldum:
İlginç değil mi?

‘Eko-paralize olmak!’ ifadesi, Türkçede yerleşik bir deyim veya TDK sözlüğünde kayıtlı bir kavram değil.
Daha çok mecazi bir kullanım gibi görünüyor:
‘paralize olmak’ yani felç kalmak, hareketsizleşmek anlamına gelirken; ‘eko’ önekiyle birleştiğinde ekonomik, ekolojik veya yankı (echo) bağlamında bir tür ‘kilitlenme, hareket edemez hale gelme’ durumu kastediliyor olabilir.
‘Paralize olmak’ın tıbbi temel anlamı şöyle:
‘Sinir sistemi veya kaslardaki bir bozukluk nedeniyle hareket edemez hale gelmek, felç olmak.’

Mecazi anlamı ise şu şekilde:
“Şaşkınlık, korku, kaygı veya yoğun bir etkiyle donakalmak, hareketsizleşmek.,,”
Şu olası bilgileri (okonomik) de ilgililer için belirteyim:
“Eko-paralize olmak” ekonomik kriz, borç yükü veya finansal belirsizlik nedeniyle hareket edemez hale gelmek, karar verememek.
Çöpüne Sahip Çık Vakfı’nın paylaşımına, daha doğrusu bilgilendirmesine gelirse, araştırmaya göre şunlar ortaya çıkıyor:
Ekoloji/çevre, “Eko-paralize olmak”; çevresel sorunlar (iklim krizi, ekolojik yıkım) karşısında çaresiz kalmak, çözüm üretememek.
Daha az olası ama ‘eko’yu İngilizce ‘echo’ olarak düşünürsek, sürekli tekrar eden sesler veya düşüncelerle zihinsel olarak kilitlenmek.
“İklim krizinin büyüklüğü karşısında toplumlar, eko-paralize olmuş gibi, harekete geçmekte zorlanıyor.”
Özetle;
– Bu ifade ‘resmî bir deyim değil’, daha çok yaratıcı veya eleştirel bir söylem olarak kullanılıyor.
– Anlamı bağlama göre değişiyor: ekonomi, ekoloji veya zihinsel yankı.
– Ortak nokta ise şöyle:
“hareketsizlik, çaresizlik, donakalma…”
İstediğiniz şekilde kullanın ama karşınızda benim gibi biri varsa anlamaz.
‘Ne diyorsun?’ diye sorar…

*- YENİ BELGELER
Son Osmanlı padişahı, Sultan Vahdettin’in bir İngiliz zırhlısı ile İstanbul’dan Kaçmasıyla saltanat son buldu zaten o tarihte İstanbul İşgal altındaydı.
Bu kaçış Osmanlı tarihinin en çok tartışılan konularından biridir.
Sultan Malta’dan sonra gittiği İslam ülkelerinde kalma İmkânı olmadı.
Hatta Mısır Devleti kendisine büyük dedesi Yavuz Sultan Selim’in fethettiği topraklarda sadece 48 saat kalmasına izin vermesi Türk tarihinin en dramatik olaylarından biridir.
Turan Akıncı Saltanatın Sonu kitabıyla bu dönemin belgelerini yayınlıyor.

Bir anımsatma yapayım:
Sultan Vahdettin, Osmanlı’nın son padişahı olarak 1922’de İstanbul’dan ayrıldıktan sonra İngilizlerin gözetiminde Malta ve San Remo’ya geçti;
Bazı kitaplarda yazdığına göre, ‘Mısır’a gitmek istemesine rağmen İngilizler onun Kahire’de kalmasına izin vermedi. Bu nedenle hayatının son yıllarını İtalya’nın San Remo kentinde sürgünde geçirdi ve 1926’da orada vefat etti.’
Ancak, Turan Akıncı Saltanatın Sonu kitabıyla bu dönemin belgelerini yayınlıyor.
Yani bazı kaynaklardaki bilgi yanlış, doğrusu ‘Mısır yönetiminin hayır!’ dediğidir.
Buna göre bir daha öğrendiklerimize göz atalım:
Sultan Vahdettin’in kaçma süreci şöyle:
Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılmasının ardından İngilizlerin kontrolündeki bir gemiyle İstanbul’dan ayrıldı.
İlk durak Malta idi.

Burada kısa süre kaldı.
İşte gerçek:
Mısır isteği!
Vahdettin, hanedan geçmişi ve İslam dünyasındaki meşruiyet bağları nedeniyle Mısır’a yerleşmek istedi.
Ancak izin alınamadı.
Bunun üzerine İngilizler, siyasi dengeler ve bölgedeki hassasiyetler nedeniyle ‘Mısır’da kalmasına izin vermedi’ denildi.
Son durak İtalya’nın San Remo şehri idi.

*- NEDEN MISIR’A İZİN VERİLMEDİ?
Şimdi her taşın altından çıkanlara, İngiliz politikasına bir göz atalım:
“O dönemde Mısır, İngiliz nüfuzu altındaydı.
Vahdettin’in orada bulunması, Osmanlı hanedanı etrafında yeni bir siyasi hareketlenme yaratabilir endişesi vardı.
Millî Mücadele sonrası durum ise şöyleydi.

Türkiye’de Cumhuriyet ilan edilmiş, yeni rejim Osmanlı hanedanının siyaseten etkisiz hale gelmesini istiyordu.
İngilizler de bu çizgiye paralel hareket etti.
Mısır’daki hassasiyet ise şöyleydi:
Halifelik unvanı hâlâ tartışmalıydı.
Vahdettin’in Mısır’da bulunması, Müslüman dünyasında yeni bir meşruiyet odağı doğurabilirdi.
Zaten Mısır’da da, Osmanlı daha doğrusu Türk düşmanlığı vardı.
Ve şunu da ilave edeyim:
1926 yılında, San Remo’da Vahdettin burada vefat etti.
Cenazesi Türkiye’ye getirilmedi.

Naaşı Şam’a götürüldü ve Yavuz Sultan Selim Camii haziresine defnedildi.
Özetle: Sultan Vahdettin, Osmanlı hanedanının son padişahı olarak sürgün hayatında Mısır’a yerleşmek istedi fakat İngilizler buna izin vermedi.

Bu karar, hem İngilizlerin bölgedeki çıkarları hem de yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı hanedanını siyaseten dışlama politikasıyla bağlantılıydı.

Ama şimdi ortaya çıkan belgelere göre, Mısır yönetimi ‘hayır’ deyince, İngilizler de, bunu kendileri için de bir yol olduğu için karara uydu ve Türkiye’deki devrimcilerle doğrudan karşı karşıya gelmemeyi tercih etti.

 

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

*- NASIL OLURLAR / YAŞAR EYİCE

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir