*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

M. Behzat Canbazoğu’nun yurtiçi ve yurtdışında, devletimize ve insanlarımıza yaptığı hizmetleri anlatsam kitaplar almaz.
Şimdi emekli, William Shakespeare’in şu dizeleri ile ‘Merhaba’ diyor.
“Hayat bir hediyedir…
Onu al!
Hayat bir bilmecedir…
Onu çöz!
Hayat bir fırsattır…
Onu yakala!
Hayat bir şarkıdır…
Ona eşlik et!
Hayat bir iyiliktir…
Ona karşılık ver!
Kendine bir iyilik yap…
Herkese GÜLÜMSE !!!”
Evet gülümsemek belki de Allah’ın bahşettiği en güzel hediyelerden biridir bize…
Güne gülümseyerek başlayanın işi rast gider…
Bu böyledir…
Ama çevremize bakıyoruz, gülümseyen insanlarımızın sayısının iyice azaldığına tanık oluyoruz.
Şimdi bazılarımız, birçok olumsuzlukları sıralayarak, ‘Nasıl gülümseyelim?’ diye bana soru gönderdiklerini de hissediyorum.

*-AŞÇI ZEHRA HANIM
Bornovalı Handan Attar, “İzmirli Bir Savaşçının Portresi…” ni (Aşçı Zehra Hanım) kaleme almış, Murat Eştürk de benimle paylaştı:
“Girit Kastro’da (Iraklıo) doğdu.
Üç yaşındayken kendisinden küçük iki kız kardeşiyle birlikte cami avlusuna terkedildi.
Müslüman kıyımından kurtarılarak İzmir’e getirildi; İkiçeşmelik’te yokluk içinde büyüdü.
Çocuk yaşta iken, hayırsever bir komşu kadın tarafından, Muğla Valisinin eşinin Punta’daki (ALSANCAK’taki) evine emanet edildi; mutfakta çalışarak yemek yapmayı, sofra kurmayı, konuk ağırlamayı, oturup kalkmayı, Türkçe konuşmayı öğrendi, özgüven kazandı.
Cumhuriyetin ilânından sonra, bu evde bir gece konuk olan MUSTAFA KEMAL’ e ve arkadaşına hizmet etti.

*- SESSİZ KALANLAR
Punta, Rum nüfusun fazla olması nedeniyle Yunan İşgaline büyük destek verdi.
Evlerin çoğu, Yunan bayraklarıyla donatıldı.
Müslüman kıyımına sessiz kalındı.
Ancak vicdan sahibi bir Rum komşu kadın, Girit asıllı olan Müslüman hanımı sessizce uyardı; o gece Çançar Apartmanının kapısına lamba asılmadı.
Ertesi sabah uyandıklarında, Rum komşuların uyarmakta geç kaldıkları evler yağmalanmış, harabeye dönmüştü.
Benzer kıyımlar, Rumların yaşadığı her mahallede gerçekleşince İzmir, yıllarca GAVUR olarak anıldı.
İzmir’in kurtuluşundan sonra da uzun süre bu sıfat değişmedi.
Çünkü İzmir’de kalan gayrı müslim nüfusun bir kısmı, Türkçe isimler alarak gerçek kimliklerini saklıyordu.
Müslüman gibi görünüyor ama “gavur gibi” yaşıyorlardı.

*- BEN DUYMADIM
Ancak Punta’nın adı hemen ALSANCAK oldu; çünkü 9 Eylül sabahı her eve Alsancaklar asılmış, her yer kırmızıya boyanmıştı.
Türk askerinin ayak sesleri duyulmaya başlamıştı.
Zehra’nın bütün hayatı, yokluğa ve yoksulluğa karşı mücadele ile geçti. Okuryazar değildi, memur olamadı.
Gazi Kadri Çavuş adındaki dev gibi güçlü, yoksul ama iyi bir adamla evlendirildi.
Bornova’daki sel felaketinde evini ve iki evladını kaybetti.
Seferberlik yıllarında karaborsacılara karşı, işsizliğe karşı, yoksulluğa karşı savaştı ve beş kişilik ailesini bir arada tuttu.
Kendisinden yardım isteyen komşularına aşçılık öğretti, Levanten evlerinde iş buldu.
Mücadeleden hiç vazgeçmedi.
Evlatlarını büyüttü, evlendirdi, en küçük oğlunun çalışkanlığı sayesinde 103 yaşına kadar mutlu ve zengin bir yaşlılık dönemi yaşadı.

*- TAMAM AMA!
Türkiye sadece askeriyle, ordusuyla, devletiyle değil, her bir vatandaşıyla, özellikle de savaşçı kadınlarıyla ayakta kalma savaşı verdi, vermeye devam edecek.
Anlatım güzel…
Bir Türk kadınının hayat mücadelesini anlatılmış.
Ama İzmir’e ‘Gavur İzmir’ denmesinin çeşitli hikaye ve rivayetleri var.
Gerçek olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk 9 Eylül’de İzmir’e girmeden bir gün önce, Türk evlerine ‘Fener asılması’ doğru…
Bunu o günleri yaşamış büyüklerimiz anlattılar, dilden dile bugünlere geldi.
Yunanlılar ve onları destekleyicisi emperyalistler, Türk ordusunun bir gün sonra İzmir’i kendilerinden kurtaracağını hesaplayamamışlardı.
Dumlupınar’dan İzmir’e koşarak, düşmanla savaşarak gelen Türk askerinin dünya tarihinde görülmemiş, görülemeyecek hareketi tarihçilerimiz ve Genel Kurmay tarafından dakika dakika saniye saniye kaydedildi.
Yazı bir noktada sanki İzmir’de hiç Türk kalmadı anlamını çıkaranlara ışık tutuyor ve Türk’üm diyenlerin, ‘gavur’ olarak adlandırıldıklarını gösteriyor, gibi…
Nüfus kayıtları da belli, bizim gibi tarihi belli olanlar da açıkça belli.
Şunu demek istiyorum, insanlar yazdıklarına biraz daha dikkatli olmalı…
Bazılarına hiç yoktan kaşıyacak tırnak vermesin…

*- GÜL HANIM!
Şunu da ilave edeyim:
Türk evlerine Fenerleri asıp yakılmasını sağlayanlar Yunan askerleriydi…
Sönen (rüzgardan) veya söndürülenleri gördüklerinde, Yunan askerleri dipçiklerle kapıları vurup ‘Rumca- Hemen yakın!’ diyorlardı.
Bunları anlatanlardan biri de, ilerki yıllarda gözlerini kaybeden Fethiye Yeniçay’ın (1922 doğumlu) anneannesi Fatma Hanım idi.
Aliye Hovardakaya hamile idi ve doğumunu Türk Ordusu (Gazi Mustafa Kemal Atatürk) İzmir’e girdiğinde yapınca, kızına da ‘Fethiye’ adını koymuş.
İşte gerçek bu…
Yani İzmirli ne ‘Gavur’ ne de ‘Türk ismi almış’ Rum’dur…
Türkler yalnız Rumlar değil, tüm yabancılarla ‘dostluk’ içinde yaşamıştır.
Bugün de olduğu gibi..
Belki bir gün Yavuz ve Midilli’de savaşan İzmirli (Karşıyakalı) Hovardakaya (Hovardakahya) kardeşleri anlatırım.
Bornova’nın kahraman kadınları çoktur.
Hiçbiri de devletten, Gazi’den bir şey istememiştir.
Örneğin istihbaratçı Ayşe Çavuş…
Bir vardır ortalıkta, bir yoktur…
‘Memlekette’ denildiğinde gerçekten memlekettedir, Ata’nın yanında İzmir ve düşmanlar hakkında bilgi vermektedir.
Bir ‘Gül’ Hanım…
Atatürk zorla bir konak ve bahçe vermiştir.
Yine Bornovalı sporculardan Nüvit Belevi, çok zaman ulaşmıştır İstiklal Madalyalı Gül Hanım’ın Bornova’ya heykelinin dikilmesi için ama yönetimlerde, meclislerde hep Bornovalı dışında Bornova ve Bornovalıyı bilmeyenlere yer verildiği için bu önemli istek yerine getirilememiştir bugüne kadar.
Belki ileride Bornovalılar başkan ve belediye meclisi Bornovalılardan oluşursa ‘Şampiyon atlet Nüvit Belevi’nin uğraşı boşa gitmez.

*- ‘HAYIR! DİYEMEYİZ
İTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı hocamız Değerli Prof Dr. Doğan Kuban(1926-2021) özetle ne demişti?
“Bazı yerlere hesapsız inşa edilen camiyi konuşmaya bile değmez, Cami dediğin cemaat uğradığı zaman cami olur, dağa tepeye cami yapılmaz, Anadolu’yu dolaşın, bulamazsınız.”
“Restorasyon, ancak ideal tarih bilinciyle mümkün olur, kendimizi kandırmayalım, bu bilinç bizde eskiden de yoktu, padişah bile babasının yaptırdığı evi yıkar, kendisininkini yapardı, yıka yıka giderdi, Topkapı da buna dahildir, göçerliktir bu.”
“İstanbul’da artık plan yapılamaz, dünyada da bu kadar büyük şehri planlayamazsınız, çareyi Anadolu’da aramalı, Anadolu şehirlerini eğitim ve sanayiyle cazibe merkezi haline getirmeli.”
“Toplumda kültür yok, 200 küsur üniversite var ama, hoca yok, cehalet kurbanı olarak devam ediyoruz, vasatlık her yerde.”
“Bir kültürün birikmesi, bakkaldan mal almaya benzemez. Kentli olmak, kente her taşınanın kentli olduğu anlamına gelmez. Kentli olmak, çağdaş uygarlığı bütünüyle olmasa bile, biraz anlamış olmak demektir.”
“Yetkililer, mimari olarak iyi isimlerle çalışmıyorlar, değerlendirmesi yapılacak bir şey değil, zaten orada asıl mesele yeşili yok etmiş olmak!”
“En tehlikeli şey inşaatçılıktır, çünkü inşaatçı aslında bir şey üretmez, arkasında entelektüel bir gelişme yoktur. Cahil bir kitle para kazanmış oluyor, bu kadar, inşaatçılık ülkeyi batıracak.”
“İşe gitmek için her gün yolda üç saat kaybediyorsan, geri kalmış bir şehirde yaşıyorsun demektir.”

*- ESKİ TÜRKİYE
“Eski Türkiye daha namusluydu. Şimdi namussuz demek istemiyorum, ama cahil olduğu için kolayca kötülük yapabiliyor, haksızlık, adaletsizlik, cahilliğinden kaynaklanıyor, bir gün sonrasını düşünmediği için böyle oluyor.”
“Bu ülkede ağaç ve orman katliamı var, su katliamı var, insan ve özellikle kadın katliamı var, hepsinin üzerinde, hayvanlarıyla birlikte doğa katliamı var, kent yaşamı katliamı var.”
“Atlı bozkır göçerleri yağmayla yaşardı, fethettikleri toprakları yağma ederler, halkı esir alırlardı, biz de kendi kentlerimizi yağma ediyoruz, atlı bozkır göçerleriyle atsız göçerlerin yağması arasında pek bir şey değişmedi, kentlerimizi yağmalıyoruz, içine de kendimizi hapsediyoruz.”
“Türkiye, tarihi hastalığı olan cehalet ve yolsuzlukla savaşıyor. Bu savaşı halk, kendine karşı yapıyor.”
“İster kadınları boğazlamak, ister tarihi ve doğal çevreyi yok etmek, ister ağaç kesmek, ister hırsızlık yapmak, ister tarih bilmeden onunla övünmek, ister dindar olmadan dini istismar etmek… Hepsi cehalete dayalıdır.”
“Eğitimin her düzeyde çökmesi, hastalıktır.”

*- UTANMIYORUZ
“Düşünenler çoğalmadı ve utanmıyoruz.
En çok ölüleri, cenazeleri, camileri, AVM’leri, borsaları, gökdelenleri, yolları, sarayları, otomobilleri düşünüyoruz.”
“Önce yağma yapılıyor, sonra plan yapılıyor, birisi oy almak istiyor, öbürü ev sahibi olmak istiyor, bu ikisi birbirleriyle çok iyi örtüşüyor!”
“Türkiye’de felsefe olmadığı için, eleştiri kavramı gelişmedi, az gelişmiş toplumda eleştiri yaptığı zaman, küfür etmiş sayılıyorsun!”
“Türkiye Cumhuriyeti, İslam toplumları tarihinde gerçekleştirilen en büyük uygarlık projesidir. 20’nci yüzyılın en büyük toplumsal devrimi, Türk devrimidir. Şimdilerde ise maalesef, İslam toplumlarının çağdaş dünyayla sürüp giden uyuşmazlığı, Türkiye’ye de bulaştırıldı.”
“Atatürk ‘benim tek mirasım akıl ve bilimsel düşüncedir’ demiş, hiçbir devlet adamı veya devlet kurucusu böyle bir şey söylememiş,”
“Türk aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültür tarafından esir alındı, olan bitenler ahlaki ve entelektüel iflastır, aydınlar doğrudan katılmıyor olsalar da, toplumu saran ahlaki çöküntüyü sanki normal bir olguymuş gibi izlemekle yetinerek, hoş göstererek, ona ortak oluyorlar.”
“Oysa bu toplumda, hangi koşullarda olursa olsun, insanlık için düşünüp çalışacak çok insan olduğunu Kurtuluş Savaşı’nda öğrendik.
Günümüzde de varlıklarıyla geleceği hazırlayan milyonlar var.
Sesleri az ya da çok çıkabilir, düşünceleri bulanık olabilir, ama çağdaş dünyanın ortaklarıdır, bu ülkenin dünyayla er geç buluşacağı tek yol, çağdaş uygarlık yoludur.”

*- YAŞLI EV!
Bugün usta Gazeteci Murat Eştürk’ün günü…
Arka arkaya paylaşımlarda bulunuyor.
Herhalde günlerini böyle geçirerek, mutlu oluyor ve güzellikleri de bizimle paylaşarak huzur buluyor.
“Çocukken bazı apartmanlarda babaannem yaşındakilerin oturduğuna dair izleri takip eder, orada “Yaşlı Ev” olduğunu keşfedersem oyunlarımı, bahçelerdeki özgürlüğümü ona göre düzenlerdim.
Üç katlı, asansörsüz, girişleri mozaik desenli taşlarla kaplı, genelde rengi gri olan binalarda mutlaka bir kaç Yaşlı Ev bulunurdu.
Orada yaşlıların yaşadığının ilk işareti bol çiçekli, düzenli bahçeleriydi. Onlar bahçelerine saatlerini geçirir, kocaman kafalı, mis kokulu güller, binaya dolanmış hanımeli, yasemin gibi birçok çiçek yetiştirirlerdi. Bahçelerinin kenarlarında, içinde, etrafında çocukların oynamasını da pek sevmezlerdi ve haksız da sayılmazlardı.
Çiçeklerini koparıp anneme bir demet bahçe çiçeği götürür, saklambaç oynarken üzerlerine basıp kuytularına saklanır ya da yol kenarında istop, yakan top falan oynarken topu elden kaçırıp çiçeklere isabet ettirebilirdim.
10 Kasım’da okula eli boş gitmez, o bahçenin en güzel kasımpatılarını, Atatürk büstünün önüne döşemek için gizlice toplardım.
Binanın arkasındaki kömürlüğün hemen yanında, brandayla sıkı sıkı sarılmış Anadol marka bir araba da sağlam bir Yaşlı Ev işaretiydi.
O yaşlı insan arabasını çok önemser, “aa, samandan mı yapılmış cidden, bunu tarlada inekler bulsa kemirip yiyormuş” efsanesinin merakından sağını solunu delip içindeki o talaş gibi şeyleri didiklememize de feci sinirlenirdi.
Tasarruflu yaşamaya alıştıklarından mı ne, evlerini pek ışıl ışıl da aydınlatmazlardı. Sokakta hava iyice alacakaranlık olduğunda bile lambalarını yakmadan ya da kandil gibi hafifçe yanan ufak bir ışığın aydınlattığı loş salonlarında otururlardı.
Televizyon açık ise lambalar kesin kapalı durur, ekrandan yansıyan mavi renk bir parlar, bir söner, evin içinde ağır adımlarla dolanan insanlar gözüme hayalet gibi görünürlerdi.

*- GİZLİ GİZLİ
Yaşlı Evleri tespit etmek ve sahibinin huyunu öğrenmek mahallenin çocukları için çok hayırlı bir durumdu.
Genelde emekli asker olan amcalar ne kadar aksiyse, onların beyaz saçlı, ufak tefek karıları olan teyzeleri de o kadar sevimliydiler.
Amcaya pek denk gelmemek, sevimli teyzenin de yolunu gözleyip torbasını taşıyıp çöpünü atıp etrafında olmak iyi bir şeydi.
Kocası ne kadar kızarsa, o aynı oranda ilgi gösterir, bize gizli gizli muhallebi, poğaça, börek falan yapıp yedirirdi.
Bazı yalnız yaşayan teyzeler de aşırı tehlike arz edebilirdi.
Kızdı mı sadece bağırmakla kalmaz, üzerimize su döker, topumuzu alıp keser, kaçırmak için kafamıza bir şeyler fırlatır ya da yakaladı mı kulaklarımıza yapışabilirdi.

*- EVİN TAVANINA KADAR
Yaşlı Evler pencerelerine kalın yeşil jaluziler takar ya da koyu renk kadife perdelerini sıkı sıkı kapatırlardı.
O kalın jaluzilerin birkaç kırılmış, yerinden çıkmış, eğri, eksik durduğu pencerelerinin önüne de kocaman yeşil yapraklı saksı bitkilerinden koyarlardı.
Devetabanı, kauçuk, difenbahya ya en sevilen ev bitkileriydi ya da o zamanlar başka ev bitkisi yoktu.
O solmaz, ölmez, evin neredeyse tavanına kadar uzamış bitkiler koca koca yapraklarıyla öylece yaşar giderlerdi.
Şimdi bazen otuz kırk yıllık bir apartman girişinde karşılaşıyorum onlarla, tam asansör önünde koca bina kapısının yanında duruyorlar.
Orada, saksının içinde tek başına kalmış koca yeşil yaprakları görünce binada bir zamanlar Yaşlı Ev olduğunu, sonra onların öldüğünü, çocuklarının da evi boşaltırken saksılarını gözyaşları içinde bina girişine koyduklarını düşünüyorum.
Asansör gelene kadar gözümü kırpmadan o koca yeşil yaprakları seyrederken, içimi tarifsiz bir hüzün kaplıyor.

 

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

 

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

 

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

*-MERHABA / YAŞAR EYİCE

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir