*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

19 Mayıs bağımsızlık meşalesinin yakıldığı, geleceğin gençliğe emanet edildiği gündür.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere tüm Milli mücadele kahramanlarımızı saygı, rahmet ve minnetle anıyoruz.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.
Umut Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün başlattığı o destansı mücadelede, umut gençliktedir.
‘Bütün umudum gençliktedir’ diyen Atamızın izinde, enerjimizi gençliğimizden, gücümüzü tarihimizden alıyoruz.
19 Mayıs 1919 bağımsızlık mücadelesinin ilk adımının atıldığı, tarihi bir gündür.

Ulu önderimiz Atatürk’ün Samsun’a çıkarak başlattığı kurtuluş mücadelesi, cumhuriyetimizin kuruluşuna uzanan yolu aydınlatmıştır.
19 Mayıs, karanlığa karşı yakılan umut, esarete karşı atılan bir bağımsızlık adımıdır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe emanet ettiği cumhuriyetimizin ışığında, özgürlüğe, eşitliğe ve aydınlık yarınlara olan inancımızla bayramımızı gururla kutluyoruz.
Ulusal bağımsızlık meşalesinin yandığı 19 Mayıs bağımsızlık ve cumhuriyet yolunda atılan en büyük adım.
Bu nedenle, başta ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kahraman şehit ve gazilerimizi tekrar tekrar saygı ve minnetle anıyor, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor bayramımızı gönülden kutluyorum.
Umarım benim gibi herkes şanlı bayrağımızı kapılarına, pencerelerine asmıştır. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENLERE…

*- KORUNAMADI
Mehmet Özkurt espriyi seven, bir genç dostumuz.
Bir küçük örnek:
‘Size bir şey söyleyeyim mi?
Adamın kafası çok kızmış!
Bacakları erkek miş!’ gibi…
Mehmet Özkurt, Aydın Çetinbostanoğlu’nun kapak fotoğrafını paylaşarak beni de o günlere götüren şunları yazmış:
“70’li yıllarda, bugünkü Konak Pier balıkçıların toplandığı ve satış yaptıkları kapalı bir alandı.

Bir kısmı da balıklarını dışarıda, Konak Pier ile Konak Vapur İskelesi arasındaki alanda satardı.
Zemindeki taş dokuyu bugün bile tatlı bir anı olarak hatırlarım.
Daha sonra bu alan doldurularak sahil yolunun bir parçası oldu.
Yine de bu dokuyu koruyarak bir çözüm bulunabilirdi.
Geçmişten kalan bir anı olarak hafızalarımızda ve bu fotoğrafta kaldı…”

*- KARGA KARGA ‘GAK’ DEDİ
Günümüze gelirsek, Mehmet Özkurt’un paylaşımına bakalım:
“Bir daha dünyaya gelirsem; Allah’ım beni KARGA yarat!
Bu sabah bir parkta oturdum.
Yanımda iki üç tane genç cips yiyor.
Tabii kenarlara biraz saçılmış.
Bir baktım bir ses; gak!
Hemen kaptı, kaçtı cipsi!
‘Vay’ dedim; ‘Ne güzel hayat!
Yemek bedava, eş dersen çok!
Hayat 150 yıl, başına kaza gelmezse.
Eee KARGA olayım, ben de!..”

*- DERDİ BAŞKA
Mehmet’in arkadaşı Kartal Kartal’ın dileği ise başka;
“Vallahi ben kaplumbağa olmak isterim.
Evin sırtında, ‘Kira’ derdi yok.
Yavaş hareket ediyor, ‘Hayat Aceleye gelmez!
Dünyada en uzun yaşayan canlı, en yavaş hareket eden canlı, kaplumbağa…”
Mehmet Özkurt’un görüşü, Kartal’ın ‘Kargayı’ kıskanması…
Ben de bu arada başımdan geçen bir ‘karga’ olayını nakledeyim:
Urla’nın sahil semtlerinden Atatürk Mahallesi’ndeki evimde Karşıyakalı Sarışın ile sabah kahvaltısı yapıyorum, varendada…
Yani dışarıda…

Birden, sanıyorum bir yavru olduğunu sandığım bir karga geldi, bitişiğimizdeki salıncağın üzerine tünedi.
Aramızda 30- 40 santimetre falan var.
Biz de bir şey olmamış gibi kahvaltıya devam ediyor, bir yandan da kargayı gözlüyoruz.
Üç dört dakika geçti, birden hızla sofraya daldı, peyniri kaptığı gibi uçtu gitti.
Birkaç gün sonra 200 metre kadar uzaklıktaki meslektaşım- komşum Haluk Narbay sosyal medyada fotoğraflı bir paylaşım yapıyordu:
Bizim yavru karga Haluk Narbay’ın evinde…
‘Yeni misafirimiz’ diye görüntüsü vardı, bizim ‘hırsız’ karganın….

*- KİNCİ Mİ, SAVAŞÇI MI?
Karga hikâyeleri bitecek gibi değil…
Bu kez yine söz Mehmet Özkurt kardeşimde:
“Abi çok seviyorum kargaları ama çok kinciler!
Yavrusunu sabah araba ezmiş, talebe kızın kafasına saldırdı ya!… Gözümün önünde…
Kurtardık kızcağızı ama çok şaşırdı…”
Ben de aşağıda kalmadım ama yine ‘Kargalar’ ile tanık olduğum bir olayı anlatayım:
Film falan değil, gerçeğin ta kendisi;
Sanıyorum 8 yıl kadar önce idi;
İstanbul Beşiktaş Arnavutköy’de (Kuruçeşme ile Bebek arasında) Haremeyn Sokakta 42 numaralı eve gidiyordum.

Etiler’e giden Elçi Sokaktan, 30 kadar merdiveni çıktıktan sonra Harameyn Sokağa girdim.
Bu arada belirteyim:
Akmerkez’e çıkan Elçi Sokağın tek numaralı evleri Arnavutköy’e bağlı, çif numaralı konutlar ise ‘Bebek’ mahallesi olarak geçiyor.
Neyse bir baktım, iriyarı sarı bir kedi sanayici komşumun kapısının önünde kendini pençeleri ile korumaya çalışıyor, saldıran bir kargadan…
İkinci dünya savaşları filmlerinde nasıl uçaklar pike yaparak saldırıyor sahnelerinde olduğu gibi aynen…
Karga Bebek tarafından kediye pike yaparak saldırıyor, Arnavutköy yönünde dönüş yaparak aynı şekilde saldırısını sürdürüyor.
Bir yandan da ‘gak gak’ diye acayip bir ses çıkarıyor.
İnanın, bu saldırı, ya da ‘Kedi ile Karga’ savaşını neden vidooya almadım, alamadım diye halâ üzülüyorum.
Ne sahneydi…

*- KORKAK YAHUDİ!
Sonra komşulardan saldırı ve savaşın nedenini öğrendim.
Karganın yavrusu Sanayici dostumuzun bahçesindeki büyük çam ağacındaki yuvadan düşmüş, ya da ‘sarı kedi’ ağaca tırmanarak kendine yem yapmak istemiş…
Sonuçta ana karga yavrusuna gözünü diken kediye dünyayı dar etmek istemiş.
Bir sağdan, bir soldan pike yaparak saldırırken, diğer kargalar da kendisine yardımı gelince, sarı kedi baktı olacak gibi değil, kaçtı gitti.
Mehmet Özkurt, ‘Bu fıkra senin abi, babamdan…’ diyerek anlattı:
Mehmet’in babasından kendisine kalan ‘Yahudi’ hikâyesi şöyle:
“İstanbul’dan öğle saatlerinde yola çıktık!
80 kişiyiz!
Üzerimizde bir şey yok.
En kabadayımız görünüşlü, gözleri mavi Davi’de silah ve bıçak da var.

Ama grubun ortasında gidiyor.
Bursa’ya geldiğimizde, önümüze bir kuru kalabalık çıktı.
3 Türk ‘Ne istiyorsunuz?’ diye sorduk!
Ağalar, ‘Hepinizden beşer lira vereceksiniz!’ dediler.
Keratalara verdik, yolumuza gitmek için.
O karanlıkta, bizi koruyacak Davi’nin nasıl korktuğun gördük.
İzmir’e geldiğimizde, önümüzü kesenleri konuşurken, bazılarımız ‘çaruk çürük paralarla eşkiyaları’ nasıl kandırdığını anlatıyordu.
Kimimiz esnaf, kimimiz tüccar işyerlerimize dağılırken, Yahudi Davi’nin korkaklığını da biz görmüştük…
Zaten bizlere de hep Yahudi korkaklığına ait fıkrakalar anlatılırdı ama biz bizzat Bursa’da buna tanık olmuştuk…’
Bu özetleyerek anlatmaya çalıştığım Mehmet Özkurt’un babasından bir hikaye, ‘korkaklık’ üzerine…

*- UNUTUYORUM DİYENLERE…
“Kitap okuyorum ama karakterleri ve içeriği sürekli unutuyorum” diyen kişiler için bir paylaşımdır…”
Bir defasında hocama dedim ki:
“Bir kitap okudum ama zihnimde kitaptan hiçbir şey kalmadı.”
Bana bir meyva hurma uzattı ve dedi ki:
“Bunu ağzında çiğneyip ye.”
Yedikten sonra sordu:
”Şimdi sen büyüdün mü? ”
Hayır,” dedim.
Dedi ki:
“Büyümedin ama o hurma vücuduna dağıldı; et oldu, kemik oldu, sinir oldu, deri oldu, tırnak oldu, hücre oldu…”

Anladım ki, okuduğum kitap da öyle dağılıyor… Bir kısmı kelime dağarcığını zenginleştiriyor.
Bir kısmı bilgi ve irfanını artırıyor, bir kısmı ahlakını güzelleştiriyor, bir kısmı yazı ve konuşmada üslubuna incelik katıyor, bir kısmı hayata farklı bakmanı sağlıyor, bir kısmı içindeki sevgi-merhameti arttırıyor, bir kısmı özgüvenini arttırıyor, düşünmeni, sorgulamanı tetikliyor, olaylar karşısında nasıl davranman gerektiğini öğretiyor…
Her ne kadar sen bunların farkında olmasan da kitap okumak bir şeye yaramaz, çünkü kitap okumak çok şeye yarar…
O kadar çok şeye yarar ki neye yaradığını söylemek imkânsızdır.
Tamam mı?
“İyi dostlar, iyi kitaplar, bir de huzurlu bir vicdan.
İşte ideal hayat…”

*- ÇOK ZAMAN GEÇMİŞ
Tülay Özedüz değerli bir öğretmenimiz.
Yardımsever ve iyilikseverliğiyle tanınıyor.
Örneğin ‘iyiniyetli’ olarak 48 fotoğrafla birlikte bir paylaşım yapmış, altına da fotoğrafların sahbi şunları yazmış:
“Sanırım bir Ermeni bir aileyi ağırlıyoruz.
Aşıkyan Ailesi.
İzmir’de yaşadıklarına dair bir ipucu yok.
Fotoğraflar çoğunlukla İstanbul Kadıköy stüdyolarında çekilmiş.
Bu albümün İzmir’le bir bağlantısı var mı, ya da bu kadar az ipucuyla bir bağlantı kurabilecek miyiz?
zamanla göreceğiz.
72 adet fotoğraf mevcut Sadece üç tanesi renkli.
1950 ile 1970 yılları arası da çektirilen bu fotoğraflardan aileye ait çok şey öğrenemiyoruz.

Bu albümün sahibi sanırım torunlarıyla fotoğraf çektirmiş olan siyah saçlı bayan.
Fotoğrafların bazılarının arkasında sanırım Ermenice yazılmış notlar var. Eğer Türkçeye çevrilirse birkaç ipucumuz daha olacak…
Belki çok fotoğraf yok ama basit ve çabuk anlaşılır bir aile de değiller. Fotoğrafların arkalarına da notlar tutulmadığından benim için kolay anlaşılır bir albüm değil.
Biraz da zamana bırakalım.
Belki tanıyanlar çıkar bizlere yol gösterirler…”
Olay tarihi biraz geride; 06.12.2023 Çarşamba…
Bu yüzden fotoğrafları paylaşmıyorum.
Büyük ihtimalle, olumlu ya da olumsuz konu sonuçlanmıştır.
Bence biten bu iş olumlu sonuçlanmamıştır.
Çok yıllar önce çekilmiş ve çöpe atılmış olduğunu sandığım fotoğraflara sonuca gidilemez.
Tülay öğretmenimiz ‘iyilik’ olsun diye, hem İzmirli arkadaşını, misafirleri Ermeni ailenin dileğini de yerine getirmiş…
Yakın zamanda olsaydı, fotoğrafların arkasındaki yazıların görüntülerini ister, tercüme edilmeleri konusunda yardımcı olurdum.

*- BİRKAÇ SORU
Her okuduğumda gözümden yaş süzülür.
Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı.
Koştum, açtım.
Babamın okul arkadaşı Kerim amca.
O da babam gibi öğretmen.
Çocukluğumuzun öğretmenleri işte…
İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor.
Telefonda hemen sınav başlıyordu…
-Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir?
– Zafer, Konya’nın plakası kaç?
Hepsini yanıtlıyorum.
Yine bir gün soru silsilesinin ardından, o zaman bana çok garip gelen bir soru geldi:
-Zafer, on yumurta kaç öğretmen eder?

*- GÖZLERİ YAŞLI
Şaşırıyorum.
– O nasıl soru Kerim Amca?
Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor.
‘Bak’ diyor, ‘Okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.’
Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum:
– Baba, Kerim Amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder?
Babam da gülmeye başlıyor.
Ardından, gülerek başlayan, ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor:

*- KÜÇÜK SEPETTE 10 YUMURTA
Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır.
Boşnakköy ve Armutlu.
Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur.
1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabii yürüyerek.
Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var.
Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lâzım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş.
Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok.
Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar.
Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar.
İkisi de başarmıştır.
Ancak bilmedikleri bir şey var.
Sınav iki gün.

*- İKİ KÜÇÜK ÇOCUK
Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı’nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı, bir yukarı yürümekte…
Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır.
Durumu öğrenince onları doyurur.
Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler.
İkinci gün de sınav başarılıdır.
Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı…
İşte 10 yumurtanın 2 öğretmen ettiğini bu hikayeden öğrenmiştim…
Babam, öykünün sonunu şöyle bağladı:
‘Bak oğlum, köyden on yumurtayla çıkan iki çocuğun öğretmen, subay, mühendis, milletvekili hatta cumhurbaşkanı olabildiği yönetime cumhuriyet denir.’ (Ersin Özçetin paylaşımı)

*- GEZERKEN
Alimlerden biri, talebesi ile gezerken, bir tarlanın yanındaki ağaçlardan birinin altında eski bir çift ayakkabı gördüler.
Belli ki civarda çalışan birisinin ayakkabısıydı.
Talebe:
‘Hocam bu ayakkabıyı saklasak da, sahibi geldiğinde ayakkabısını bulamayınca, o anki halini seyretsek, ne dersin?’ dedi.
Hoca:
‘Sevincimizi başkalarının üzüntüsü üzerine kurmak doğru değildir.
Gel şöyle yapalım; sen zengin bir ailenin çocuğusun, bu ayakkabının içine bir miktar para bırak, sahibi gelip bunu gördüğü zamanki sevincini seyredelim’ dedi.
Talebe bu teklifi daha güzel buldu ve adamın Ayakkabısının içine bir miktar para koydu.
Hocası ile görünmeyecek şekilde bir ağacın arkasına saklandılar.
Bir müddet sonra, ayakkabının sahibi geldi.

Elbiselerini değiştirdi, ayakkabısını giyerken içinde bir şey olduğunu fark etti.
Baktığında bunun para olduğunu gördü. Bir müddet etrafına bakındı, hiç kimseyi göremeyince, dizleri üzerine oturdu ve ellerini açıp:
‘Ya Rabbi, eşimin hasta, çocuklarımın aç olduğu Sence malumdur, verdiğin bu nimet için Sana sonsuz şükürler olsun,” deyip gözyaşlarına boğuldu ve uzun bir süre ağladı.
Bunu gören Hoca ile talebesi de gözyaşlarını tutamadılar…
Sonra Hoca talebesine döndü:
‘Bu ilk tekliften daha güzel olmadı mı, şu an daha mutlu değil misin?” dedi.
Talebesi:
‘Evet Hocam, daha sevinçliyim. Şimdi, daha evvel anlamadığım şu cümlenin manasını anladım:
Verdiğin zaman, aldığın zamankinden daha mutlu olursun”.

*- VERMENİN ÖNEMİ
Hocası dedi ki:
‘Evladım! Güçlü ve haklı olduğunda affetmek: Vermektir!..
Yokluğunda kardeşine dua etmek: Vermektir!..
Haksız iken özür dileyebilmek: Vermektir!..
Başkasının ırzına kem gözle bakmamak: Vermektir!…
İnsanların gönüllerine sevinç ekmek: Vermektir!..
Sevincimizi başkalarının üzüntüsü üzerine değil sevinci üzerine kurmak dileğiyle. (Prof.Nurettin Lüleci’den)

*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

*- KUTLU OLSUN / YAŞAR EYİCE

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir