*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

Herkese hesap soruluyor!
Sorulmalı da!
Bildim bileli ‘Hakkını ara!’ derler…
Örneğin bir trafik cezasının haksız olduğunu düşünüyorsanız, memur gayet sakin ‘Mahkemeye git!’ diyor…
Ya da bir kurumda hakkınızın yenildiğini düşünüyorsanız, ‘Git derdini istediğin yere anlat!’ veya ‘Marka Paşa’ya git!’ diyorlar küstahça…
Hak arama için mahkemeye başvurduğunuzda, harç tı, şu da buydu diye adam akıllı bir para yatırıyorsunuz adliyenin gişesine…
Tanığınız varsa onun için bile iyi sayılacak bir paranızı alıyorlar.’
Kazanırsanız o tanık için yatırdığınız paraları geri almanız lazım.
Sorduğunuz da şu diyorlar, bu diyorlar sizi bir noktada yokuşa sürdürüyorlar.
Yasa maddelerine göre doğru…
Peki kaç kişi tanık parasını geriye almış?
Bence çok az kişi.,,
Müfettişler bir araştırma yapsın, iddia ediyorum, neredeyse bir kuruş bile hazineye bırakılmamıştır, alınmıştır…
Bahşiş olarak kabul edelim, bizde…
Şimdi olaya başka açıdan bakalım…

*- TAŞ DEĞİL, PASTA YİYOR
Bir sıkıntınız olduğunda ne deniliyor?
‘Avukat tut!’
Güzel ama avukat ücretlerinden haberiniz var mı?
Her hangi bir konuda bir avukata danışmak isteseniz bile size ‘dudak uçuklatan’ bir rakam gösteriyorlar.
‘Bu ne?’ diye sorduğunuzda hemen ‘Baro’nun yıllık fiyat tarifesini gözünüzün içine sokar gibi görüyorsunuz,
Tamam avukat da taş yiyecek değil ya!
Ama her işin belli değil, normal karşılığı olmalıdır.
Beş dakikada Beşiktaş olmamalıdır.
Birisi sizi mahkemeye vermiş…
Tamam!
Olabilir!
Bir avukata danışıyorsunuz, 150 bin liracık, diyor..
‘Bu ne yahu ev mi alıyoruz?’ diye itiraz ettiğinizde, ‘Bakın Baro bu iş için 250 bin lira almamızı öneriyor, ama ben sizin hatırınıza ve durumunuza bakarak 150 bin lira istiyorum…’ diyor.
Bir başka avukata gidin, rakam düşüyor…
Olur mu?
Bence bu bir soygundur…
İki kez mahkemeye girecek, ağzından sadece ‘Müvekkilim suçsuz!’ lafı çıkacak, ya da müvekkilin söylediklerini tekrarlayacak…
Bu kadar…
Ağzı laf ediyorsa bir iki yasa maddesinden söz edecek…

*- CEBİNİZ BOŞALIYOR
Haklı olduğunuz halde mahkemeyi kaybettiğinizi düşünelim, bir de ayrıca karşı tarafın avukatının parasını da ödeyeceksiniz.,,,
Yani avukat tutmak büyük para istiyor.
Yani hak aramak cebinizden olağanüstü paranın gitmese demektir.
Hep ne diyoruz ‘Hukuk Devleti!’
Ama hukuk devletinde, yasaları çıkaranlar kimler?
Her parti komisyonlara hukukçu milletvekillerini gönderiyor.
Onlar da ‘Mühendislik’ denilen bir şekilde yasaları hep hukukçulara avukatlara göre çıkarıyorlar.
Gidin de görün dünyanın kaç bucak olduğunu?
Yıllarca işim hep adliyelerde olduğu için neler gördüm, neler yaşadım…
Polis adliye muhabirlerine sorun bakalım neler anlatacaklar.
Olmayacakların olduğunu görürsünüz.
Çünkü muhakeme ‘usule’ göre gider.
Usulü bilmiyorsanız mahkemeyi kaybetmeniz kesindir.
‘Ben haklıyım!’ demek yeterli değildir.

*- GÖREVLERİNİ BİLMİYORLAR
Tüm vatandaşlarımıza önerim şu;
Mutlaka ve mutlaka sıkıntınızı bir dilekçe ile kayda aldırın.
Mutlaka ve mutlaka ‘itiraz’ hakkınızı da kullanın.
Yoksa canınız yanar…
Bir avukat arkadaşım sohbet sırasında ağzından kaçırdı:
‘Biz avukatlar suçluyuz. Yasanın boşluklarını hak etmeyenlere öğretiyoruz…’ gibisinden laf etti.
Aslında savcılar gibi avukatlar da yalnız savunmasını yaptığı kişilere bakmak zorunda değil, karşı taraf haklı ise ‘tarafsız’ davranmak zorunda.
Açsınlar okusunlar ‘avukatlık yasasını’ bu maddeyi göreceklerdir.
Ama bile bile ‘yalan’ denilebilecek bir şekilde hareket etmek durumunda olanlar var, sırf büyük paralar kazanmak, lüks hayat sürmek için…
Önerim şu;
Yasa koyucular arasında kesinlikle avukat yani hukukçu olmamalı…
Sıradan vatandaşlar olmalı komisyonlarda…
Sadece ‘hukuki yanlış’ yapmamaları için, TBMM Hukuk Bürosu sonunda konuşma ve atılan adımı hukuki hale getirmelidir.

*- ARTIK ZAMANI GELDİ
Bir ara, ‘Vatandaş bazı sözcükleri ve satırları anlamıyor!’ denilerek, Arapça- Farsça- Eski Türkçe sözcüklerin günümüz Türkçesine çevrilmesi için adımlar atıldı.
Ama olmadı!
Neden?
Tabii ki bu hukukçuların yani avukatların işine gelmediği için geçerlilik haline getirilemedi.
Nasıl doktorların dilinden yani latince bilmediğimiz için anlamıyorsak, nasıl imamın Kur’anı Kerim’i Arapça okumasından anlamadığımız gibi avukatlar da konuşmalarına yasalarda kullanılan bir iki anlamadığımız kelimeyi arayı sıkıştırırlarsa, sadece yüzlerine bakar, ‘Amma bilgili’ deriz.
‘Kılıç kuşananın’ denir ya, kılıç onların ellerinde her zaman…
Ama ‘Müşteri memnuniyeti’ onlar için önemli değildir, sonuç da…
Birimiz olmazsa, bir başkamız mutlaka vardır, sağa sola ağzımız açık baktığımız için…
Yazılarımı herkesin anlayacağı dilde yazmaya çok dikkat ediyorum, inşallah anlatmak istediklerimi okuyucularıma ulaştırmayı sağlıyorumdur.
İki meslek grubu arasındaki çekişme yıllarca sürüyor.
Biri doktorlar, diğeri hukukçular…
Çok eski yıllarda, tahtaravelli gibi, bir hekimler, bir bakıyorsunuz avukatlar yukarıya çıkmışlar, belediyelerde, mecliste koltukları kapmışlar.
Tabii eğitim olarak doktorları sadece bazı mühendislik fakülteleri zorlayabilir.
Ama bayrak hep doktorlarımızda…
Fakat son 20 yıla bakarsak doktorlar yerlerini avukatlara bırakmış gibi..,
Yani gerilediler…

*- KOL KOLA OLANI DA VAR…
Konu çok derin…
Para, şan, şöhret öne çıkınca her şey unutuluyor…
Yani vatandaşı dinleyen, sorunları çözen yok gibi…
Sonuç olarak şöyle diyorum:
Yasa dışı olaylar artıyor, adamlar ellerini kollarını sallayarak karakollardan, mahkemelerden çıkıyorlar.
Çünkü; Avukatlar öğretiyor, yasa boşluklarını…
Bunlarla ilgili neden çalışmalar yapılmıyor.
Kendilerini düne kadar ‘dokunulmaz’ görüyorlardı, milletvekilleri gibi…
Suçların azalmasını istiyorsak bu konuya da dikkat çekmeliyiz.
Yanımda 22’den fazla polis- adliye muhabiri ile özellikle anarşi olaylarını takip ederken, polis yetkilileri, ‘Biz yakalıyoruz, onlar bırakıyor!’ diyerek suçu başkalarının üzerine atıyorlardı.
Konuştuğumuz mahkeme reisleri ve hakimler de, ‘Sanıkların avukatı onlardan önce ya karakolda ya da mahkeme salonlarında oluyorlar!’ diyerek önemli bir konuya dikkat çekiyorlardı.
Bunlar medyada da, kayıtlarda da, belgelerde de bulunuyor.
Umuyorum bu konu da ele alınır ve çözülür…

*- TAMAM AMA…
Bodrum belediyesi ‘Plajlar halkındır’ sloganı ile insanların her yerde denize girsin diye lokantaların önüne Kumbahçe örneğinde olduğu gibi, çit çekti.
Yani bizlere denizden ve sahilden yararlanabilmemiz için yer ayırmış oldu.
Ancak çoğu yerde, arsız diyeceğim işletmeler haksız bir şekilde yer kapmışlar ki, birçok yerde giriş çıkışlar yarım metreye iniyor.
Lokantada biri etini keserken dirseği ile ya da elindeki çatal bıçağı geçmekte olan sizin bir yerinize batırabilir.
Mehmet Şıldır, geçen yıl yaz aylarının bitimini şöyle dillendiriyor:
“Sezon bitti, ‘sahil akbabalarına’ kimse ‘dur!’ diyemedi!
Vatandaşa plajda oturacak, yer bırakmayacak, derecede deniz dibine kadar işgal ettiler, Belediyeler sadece izlemekle kaldı.
Sözde yetkililerin, ‘Havlunu al gel!’ dedikleri plajlar, tek sezon sonrası yine işgale dönmüş durumda.
Belediye başkanlarına ve yetkili memurlara ulaşmak imkansız.
Denemesi bedava!
İzzet Çapa ise durumu şöyle özetliyor:
“Türkiye’de artık vatandaş denize girmiyor, denize alınıyor…
Bir zamanlar sahiller kamunundu, şimdi kapısında fedai gibi duran görevlilerin…
Bir şezlong koyuyorlar, bir halat çekiyorlar, bir çit dikiyorlar…
Sonra denizi satmaya kalkıyorlar…
Deniz ne zamandan beri tapulu mal oldu?
Kıyılar bu ülkenin insanınındır, üç beş işletmecinin değil…
Ama bugün bir iki yerde olan yarın her yerde olacak…
Önce küçük bir alan çevrilir, sonra ‘müşterilere özel’ denir…
Sonra giriş paralı olur…
Sonra vatandaş kendi ülkesinde denize bakıp geri döner…
Adına da turizm derler…

*- HANGİ KURAL
Bu turizm değil, kamusal alan işgalidir…
Daha kötüsü ne biliyor musunuz?
İnsanlar artık buna alışıyor…
Çünkü Türkiye’de en tehlikeli şey hukuksuzluk değil…
Hukuksuzluğun normalleşmesi…
Belediyeyi ararsın ulaşamazsın…
Bakanlığı ararsın cevap yok…
İşletmeye sorarsın ‘kurallar böyle!’ der…
Hangi kural?
Kimin kuralı?
‘Kıyı Kanunu!’ diye bir şey var…
Ama belli ki bazı yerlerde kanundan daha güçlü olan şey kasa…
Para vermezsen kum yok!
Para vermezsen gölge yok!
Para vermezsen deniz bile yok…
Böyle olur mu?..
Yavaş yavaş halk plajları dışında her yer küçük derebeyliklere dönüyor…
Bugün sahile zincir çeken, yarın sokağa da fiyat biçer…
Hukukun olmadığı yerde önce fırsatçılar gelir…
Sonra küçük mafyatik düzenler kurulur…
Ve en acısı, vatandaş kendi memleketinde misafir muamelesi görür…
En kısa zamanda halkın yüzme hakkına tecavüz eden otel lokanta ve bilimum yerleri isim isim açıklanmalı…
Yasanın boşlukları kaldırılmalıdır, ama hukukçular değil, doğrudan yaşayan ve sıkıntı çeken vatandaşlar tarafından…
Aralarında bir ‘editör’ olsa yeter..
Uzman editör yasayı en iyi şekilde, halkın menfaatine göre yazar…

*- HEPSİNİ TOPLAYALIM
Müjgan Özkan Atabey bir yerde okumuş ve ‘Doğru’ diyerek bana göndermiş:
“Tedavüldeki bütün banknotları topluyorsunuz:
200, 100, 50, 20, 10 ve 5 lira…
Toplamı 385 lira.
Peki 385 lirayla ne alabiliyorsunuz?
Bir kilo kıyma alamıyorsunuz.
Et ve Süt Kurumu’ndan sübvansiyonlu kıyma bile alamıyorsunuz.
Market kıyması zaten 700-1000 lira arası.
İşte fakirleşme budur.
Vatandaşın cebindeki bütün banknotlar, yarım kilo kıymaya yetmiyor.
Bunu söyleyince de kızıyorlar.
Kızmaya gerek yok.
Yapılacak nedir, sorun bir an önce çözülmelidir.
Bu kadar uzman var, işleri nedir?
Hayatımızı bize rahat ettirmek için birinci şart budur.

*- YÜREĞİM DARALDI
İçim yandı bu haberi okuyunca:
“Polis Memuru Mehmet Erbil intihar etti!”
Ailemde çok sayıda, değişik makamlarda polis olduğu için, böyle konulara hassas yaklaşıyorum, başka kişilere göre.
Mehmet Erbil kimdir?
İstanbul Başakşehir İlçe Emniyet Müdürlüğü Trafik Denetleme Büro Amirliği’nde görevli, evli ve biri otizm tanılı 2 çocuk babası…
Canına neden kıymış olabilir?
İddiaya göre; polis memuru Mehmet Erbil, görevi başındayken ‘ehliyetsiz araç kullanan’ bir şahsa kanun uyarınca trafik cezası yazdı.
Trafik cezasını yazdığı şahıs, polis memurumuz Mehmet Erbil’i ‘Ben Başakşehir Kaymakamının yakınıyım’ diyerek ceza yazmaması konusunda ‘uyardı!’
Eşitlik ve adalet kavramı gereği, polis memurumuz cezayı yazdı.
Sonra ne oldu?
İddiaya göre; Başakşehir Kaymakamı İlçe Emniyet Müdürünü aradı, cezai işlem uygulanan kişinin cezayı yazan polis memuruna ‘Kendisinin kim olduğunu söylemesine rağmen’ ceza yazıldığını söyledi ve bundan sonra polis memuru Mehmet Erbil mobbing görmeye başladı.
‘Seninle çalışmak istemiyoruz’ dendi…
Jet hızıyla görev yerinin Bağcılar olarak değiştirilmesi ‘uygun bulundu.’
Mobing sonucu, her şey birkaç gün içinde oldu.
İddialar sarsıcı, soruşturulmaya muhtaç…
Hatta tüm iddiaları Meclis’e taşındı.
Umarım İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi konuyu, yani iddiaları ele alır ve müfettişleri görevlendirerek gerçeğin halka duyurulması sağlar.
Yani; adli ve idari soruşturma başlayınca canına kıyan memurun ailesi de üzüntüsünü bir parça da olsa hafifletebilir.

 

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

*- KAYGIMIZ OLUYOR / YAŞAR EYİCE

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir