Genelde ‘iyi dinleyin, anlayışla sarılın!’ derim,
Ama yeni öğrendim:
‘Karşında iyi dinleyen varsa sana iyilik ve güzellik verir!’ deniyor.
Uyarı böyle;
Yani ‘hikayeni anlatabiliyorsan’ bu sana iyi gelir…
Aynı şekilde ‘hikayeyi dinleyen’ için de bu böyle…
Belki farkına varıyorsunuzdur:
Dizilerdeki konular hep aynıdır.
Yani bir kalıp vardır, o uygulanır.
Eski sistem ortadan kaybolmuştur, filmcilikte de sinemacılıkta da…
Selahattin Haseki şöyle diyor:
‘İyi insanların çoğu, eline fırsat geçmemiş kötülerdir…’
Evet Selahattin Haseki dostum, sana katılıyorum.
‘Öküz’ün ‘süt’ vaadine kananlar, tez zamanda, İnek gibi sağıldıklarını anlarlar…
Yaz geliyor!
Deniz mevsimi açıldı gibi…
Yüzen insanın yanı, özel bölgesiymiş…
Yani giremezsin, dokunamazsın…
Neler neler duyuyor, öğreniyoruz.
Bizim teknolojimiz, dünyada hayret uyandırıyormuş…
Aklı başında akademisyenler ile emekli askerler de ‘evet’ diyorlar.
Onlar ‘tamam’ diyorsa bize de ‘evet’ demek kalıyor.
*- ŞİİR BİLE YAZIYORDU
Einstein’ın dehası olan oğlu, babasını dehaya dönüştüren aynı zihin tarafından yok edildi ve Einstein, onu ziyaret etmek için neredeyse kendini zorlayamadı.
Zürih, 1920’ler.
Eduard Einstein piyanonun başında oturuyor, parmakları doğal zarafetle tuşlara doğru kayıyor.
Onun onlarca yılında, üniversitede okuyordu, şiir yazıyor ve psikiyatrik metinler okuyordu.
Herkes onun parlak olduğunu söylüyordu.
Babası gibi.
Albert Einstein, genç oğlunu gururla ve endişeyle izliyor.
*- BABANIN MİRASI
Ailesi tarafından Tête adı verilen Eduard, babasından zekâsının yoğunluğunu ve derinliğini miras almıştı.
Ama burada başka bir şey vardı.
Kırılgan bir şey.
Eduard, 1910’da Albert Einstein ve ilk karısı Mileva Marić’ten ikinci oğlu olarak doğdu.
Büyük oğlu Hans Albert pratik ve düşünceliyken, Eduard duygusal, sanatçı ruhlu ve derin duygusal biriydi.
Olağanüstü bir piyanistti.
Şiirler yazdı.
Freud ve Nietzsche’nin eserleriyle özellikle ilgileniyordu.
Psikiyatrist olmak istedi.
Zürih Üniversitesi’nde psikiyatri okuyan Eduard aynı zamanda müzik ve edebiyata olan tutkusunu sürdürdü.
O çekici, zeki ve arkadaşları arasında çok sevilen biriydi.
*- AŞIK OLUNCA
Sonra yirmili yaşlarının başında aşık oldu.
İlişki onu tamamen ele geçirdi.
Mutlu bir son bulmayan ilişki sona erdiğinde, Eduard çöktü.
İntihar girişiminde bulundu.
Bu, onun için bir şeyin ciddi şekilde yanlış gittiğini ilk belirtiydi.
Ama sonuncusu olmayacaktı.
Yirmili yaşların ortalarında, Eduard’a şizofreni teşhisi kondu.
Teşhis yıkıcıydı.
1930’ların, etkili bir tedavi yolu yoktu.
Hastalık hemen hemen araştırılmamış, ağır bir şekilde damgalanmış ve genellikle tedavi edilemezdi.
Eduard’ın durumu hızla kötüleşti.
Halüsinasyonlar, sanrılar ve katatoni dönemleri geçiriyordu.
Parlak zekası – karmaşık felsefeyi ve psikolojiyi anlamış ve güzel müzikler icat etmiş zekası – ona karşı dönmüştü.
Mevcut tedavi yöntemleri acımasızdı:
Tekrarlayan elektroşok terapisi, zihnini bulandıran güçlü ilaçlar ve uzun süreli klinik tedavisi.
*- BEKLENMEYEN
Yavaşça Eduard konuşma yeteneğini yitirdi.
Bilişsel yetenekleri azaldı.
İlaçlar ve elektroşok terapisi, onu o yapan şeyi aldı.
Geriye kalan yaşamını, çoğunlukla Zürih’teki Burghölzli hastanesinde psikiyatrik kliniklerde geçirdi.
Ve ünlü babası Albert Einstein? Bu konuda başa çıkmakta büyük zorluklar yaşadı.
Einstein, 1919’da Eduard’ın annesi Mileva’dan boşanmış ve tekrar evlenmişti.
1933’te, Nazi Almanyası’nın iktidarı ele geçirmesinin ardından, Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındı.
Eduard annesiyle İsviçre’de kaldı.
Einstein, Eduard’ın tedavisi için para gönderdi.
Arada bir mektuplar yazdı.
Ama onu nadiren ziyaret etti.
Evrenin temel doğasını anlayan büyük fizikçi, belki de oğluyla ne olduğunu anlayamadı – veya belki de dayanamadı.
*- SUÇLULUK DUYGUSU
Arkadaşları, Einstein’ın suçluluk duyguları yaşadığını rapor ettiler.
Belki de kendi dağınık zihin Yoğunluğu, onu kendisini dahi deha yapan şeyin Eduard’ı hasta ettiği düşüncesini sordu.
Ruhsal hastalıklar Mileva’nın ailesindeydi, ancak genetik kader değildir – ve Einstein kendi genetik eğiliminin rol oynayıp oynamadığını merak etmiş olabilir.
Veya belki de parlak oğlunun bir akıl hastanesinde nasıl çöktüğünü izlemekten sadece dayanamadı.
Eduard 1965 yılına kadar yaşadı ve 55 yaşında, yıllardır evi olan psikiyatrik klinikte öldü.
O sırada daha fazla 30 yılını psikiyatrik kliniklerde harcamıştı.
Elektroşok terapisi ve güçlü ilaçlar, onu kendi kendine göre gölge birine dönüştürdü – doğru düzgün konuşamıyordu, bilişsel olarak engelliydi ve kliniğin bakımına bağımlıydı.
*- YAZIK OLDU
Chopin çalan ve Nietzsche okuyan adam, bağımsız yetişkin bir yaşam yaşamadan öldü.
Albert Einstein’ı 1955’te on yıl önce ölmüştü.
Baba ve oğul farklı kıtalarda gömüldü, ilişkileri çözümlemedi.
Eduard’ın hikayesi birkaç düzeyde trajediydir:
Hastalığı nedeniyle zihnini kaybeden parlak bir genç adamın kişisel trajedisi.
1930’lardaki acımasız psikiyatrik tedavilerin çoğunlukla zarar getiren tıbbi trajedisi.
Oğlunun acısını tamamen kabul edemeyen veya istemeyen bir babanın aile trajedisi.
Ve daha geniş anlamda, zihinsel hastalıkların yanlış anlaşılmış ve damgalanmış olması – ve çoğu kez halen öyle olması trajedisi.
*- HAK EDİYORDU
Eduard Einstein, 1930’larda tıpın sunabileceğinden daha iyisini hak ediyordu.
Ona zarar vermek yerine yardımcı olacak tedaviler hak etti.
Onun için acı anlarda bile orada olabilen bir babayı hak etti.
O, Einstein’ın trajik oğlundan daha fazlasıydı.
O, hassas, sanatçı ruhlu, zeki bir insandı.
Tüm bunlar şizofreni tarafından ondan alındı.
Bugün daha iyi tedavi yöntemlerimiz var.
Mükemmel değil, ama daha iyi.
Eduard’ın belki de altmış yıl sonra doğar doğmaz daha tatmin edici bir yaşam yaşayabileceğini.
Ama olamadı.
1910’da doğdu, 1930’ların ortalarında teşhis kondu ve 1965’te öldüğü zamana kadar bir akıl hastanesine kapatıldı.
Babası evrenimizin anlayışımızı devrim yarattı.
Ama oğlunu, olabileceği her şeyi yok eden bir hastalıktan koruyamadı…..
*- SIRADAN BİR TERZİ
Adamın biri dolapları karıştırırken babasından kalma çok güzel bir elbiselik kumaş bulmuş. Kendisine bir takım elbise yaptırmaya karar vermiş.
Terzisi de olmadığından tanımadığı bir mahalle terzisine gitmiş kumaşı teslim etmiş.
Üstün körü ve hızlı provalar bittikten sonra sıra elbisesini almaya geldiğinde büyük hevesle elbiseyi sırtına geçirmiş, geçmiş aynanın karşısına ki bir de ne görsün?
Elbisenin bir omuzu diğerine göre aşağıda.
İşte o anda;
‘Nasıl buldunuz elbiseyi?’ diye sormuş terzi.
– Güzel olmasına güzel de …… Şu omuz.’ demiş aynaya doğru yan dönerek adam.
‘Omuz mu? Omuzda ne var?’ diye sormuş terzi…
– Bana biraz aşağıda duruyor gibi geldi, demiş adam aynaya dikkatle bakarak.
Terzi bakmış, sonra da, ‘Siz yanlış duruyorsunuz da ondan!’ demiş ve ilave etmiş;
‘Kaldırın biraz omzunuzu’, adam kaldırınca da ‘ha şöyle…. Bakın şimdi nasıl?’ diye sormuş gülümseyerek.
Adam bakmış aynaya hakikaten bir omuzu kaldırınca elbise daha düzgün duruyormuş.
Bu sefer gözü elbisenin yakasına ilişmiş…
– Şey, demiş ‘Bu yakalar sanki üst üste binmiş gibi duruyor…’
Terzi hemen atılmış;
‘Yok öyle değil….Şişirin göğsünüzü öyle sünepe gibi durmayın, kasılın biraz, bakın düzelecek…’
*- DEDİĞİNİ YAPINCA
Adam olabildiğince göğsünü şişirmiş gerçekten yakalar biraz açılmış.
Bir omuzu havada, göğsünde hapsedilmiş nefesi aynada kendini izlemeye devam etmiş ve bu sefer de ceketin eteğine takılmış gözleri. Bakmış ki elbisenin arkası önünden uzun.
Ve;
‘Bu ceketin arkası uzun’ diyecek olmuş ağzının payını almış;
‘Kardeşim siz düzgün durmuyorsunuz ki…
Azıcık öne doğru eğilin hele bakın ne güzel görülecek.’
Adam eğilmiş ve gerçekten de arkası ile önü aynı olmuş elbisenin.
Öne eğilmiş göğsü şişkin ve tek omuzu havada aynaya bakmış pantolonun bir bacağı uzun.
Bu sefer de korka korka;
‘Sizce de bir paça öbüründen uzun değil mi?’ diye soracak olmuş.
Terzi sesini yükselterek,
‘Ayağınızı yan atıyorsunuz ondan şu bacağı öne atın iyice’, demiş.
Adam çaresiz bacağını ileri doğru atmış öbür bacağını da hafifçe geride kıvırınca paçalar tıpatıp aynı durmuşlar.
*- KORKUDAN
Adam daha fazla soru sormamış çünkü azar işitmekten korkuyormuş. Parayı ödemiş, eski elbiselerini sardırmış ve yeni elbisesi ile yolda yürümeye başlamış.
Tabi ki elbisenin hakkını vermek için bir omuzu kaldırılmış, göğsünü şişirmiş, hafifçe öne doğru eğilmiş ve bir bacağı arkaya doğru kıvrık yürüyormuş.
Yürürken oradan geçen iki kişiden biri bizimkini bir süre izledikten sonra öbür arkadaşına şöyle demiş;
‘Şu adama bak, belli ki yeni diktirmiş üzerindekini…. ‘
Bir süre kıvrana kasıla yürüyen adama bakmışlar sonra da;
‘Görüyor musun?.
Şu bizim mahallenin terzisi o kadar ustadır ki! Bu çarpık vücuda bile takım elbiseyi ne güzel oturtmuş.’
*- AYNEN
Üzerimize bazen isteyerek bazen de yaşamın yönlendirmesi ile giydiğimiz kimliğimiz, davranışlarımız, unvanımız; aynen elbiselerimiz gibidirler.
Tabi ki çok istediğimiz/özendiğimiz elbiseler için hepimiz karnımızı içeri çekiyor, vücudumuzu eğip büküyor, elbiseyi hayal ettiğimiz şekilde doldurmaya çalışıyoruz.
Ama bunu yaptığımızda çarpık bir görüntüyü veriyoruz ve kendimizden uzaklaşıyoruz.
Bu durum bizi de yoruyor, yıpratıyor çoğu kez de hiç bir işe de yaramıyor.
Oysa eğer elbisemizin içinde kendimiz gibi durmayı göze alabilirsek, yani içimizle dışımız (duruşumuz) bir olursa kendimizin değil, ‘terzi’ metaforu ile simgelenen koşulların çarpıklığı daha iyi görülebilecektir.
İnsanın kendisi gibi olması cesaret ve özgüven gerektirir.
Mevkiler / unvanlar çok benmerkezci kavramlardır.
Onları bir süre taşıyanlar kendilerini yücelmiş / onurlandırılmış hissederler.
Ama mevki / unvanları asıl onları taşıyanlar onurlandırırlar.
Hem de başkalarının yaptıklarını taklit ederek değil kendilerince doğru şekilde taşıyanlar…
*- KİM GELMEDİ
Üç yıldızlı bir Koramiral’in oturmayı reddettiği ve 200 kişinin sessizce ‘Acaba kim gelmedi?’ sorusunun cevabını beklediği bir an…
Tören saat 14:00’te planlanmıştı.
İstanbul Deniz Üssü.
Yüzbaşı Arda Demir’in emeklilik töreni.
Tören salonu tamamen doluydu- yaklaşık 200 kişi.
Deniz Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri subayları, ast rütbeler ve aileler… Hepsi tam tören üniformalarıyla, disiplin ve saygı içinde yerlerini almıştı.
O sırada Mehmet Şahin üs kantininin mutfağındaydı.
79 yaşında, zayıf, güneşten kararmış bir yüz.
Lacivert iş kıyafeti ve üzerinde beyaz önlük; üzerinde çay ve yemek lekeleri vardı.
15 yıldır orada çalışıyordu- çoğu kişi için tamamen görünmezdi.
Ama kimsenin bilmediği şey şuydu…
O aslında kimdi.
*- ENDİŞE İLE
Saat 13:55’te Koramiral Murat Vural salona girdi.
Üç yıldız, kusursuz beyaz üniforma, her adımda sıkı disiplin.
Ön sıraya geldi.
Koltuğu ayrılmıştı.
Ama…
Oturmadı.
Koltuk yanında dimdik durdu.
Töreni yöneten Komutan Elif Kaya, endişeyle yaklaştı:
– Komutanım, başlamak üzereyiz. Lütfen yerinizi alır mısınız?
Koramiral kıpırdamadı.
Bakışları tüm salonu tarıyordu; sanki birini arıyordu.
– Henüz değil, dedi sakin ama kesin bir sesle.
– Başlamıyoruz.
– Komutanım, Yüzbaşı Demir hazır. Herkes yerinde.
‘Hayır’, dedi Koramiral.
Herkes değil. Biri eksik!’
*- İSMİ YOKTU
Salonda fısıltılar başladı.
200 kişi oturuyordu ve üç yıldızlı bir Koramiral ayaktaydı.
Elif Kaya biraz daha yaklaştı:
– Kimi bekliyoruz efendim?
– Mehmet Şahin!..
Elif listeye baktı.
– Komutanım, bu isim listede yok.
Koramiral göz kırpmadan cevap verdi:
“O zaman listeniz eksik.
Onsuz başlamayacağız.’
Salondaki sessizlik daha da ağırlaştı.
*- KOMUTAN SÖYLEDİ
“Ona ‘Kıdemli Astsubay Şahin’ derlerdi,” diye ekledi.
Elif şaşırdı.
Bu, Kara Kuvvetleri rütbesiydi.
Koramiral kapıyı işaret etti:
– Kantinde çalışıyor. Muhtemelen hâlâ orada. Birini gönderin…
Bir denizci hızla dışarı çıktı.
Dakikalar sonra kapı açıldı.
İçeri yaşlı bir adam girdi, kantin üniformasıyla, cebinde plastik eldivenlerle..
Yüzünde korku!
Mehmet Şahin 200 kişinin bakışını görünce ilk refleksi kaçmaktı.
Ama o anda…
Koramiral Murat Vural gülümsedi.
Yerinden kalktı, salonu geçti ve Mehmet’in önünde durdu.
Mehmet dondu kaldı.
‘Komutanım, bir yanlış anlaşılma olmalı!’ dedi titreyerek.
‘Ben sadece…’
Cümlesini bitiremeden, koramiral ‘hazır ol’ pozisyonuna geçti.
Sağ elini alnına kaldırdı.
Mükemmel.
Disiplinli.
Derin bir saygıyla yapılan bir selam. Bir kantin çalışanına.
Mehmet’in gözleri büyüdü.
Koramiral’in sesi salonda yankılandı:
Kıdemli Astsubay Mehmet Şahin, Türk Kara Kuvvetleri, Topçu Sınıfı, emekli…
Salon bir anda sessizliğe gömüldü.
Bir Koramiral…
Bir kantin çalışanına, selam mı veriyordu?
Ve o anda herkes anladı:
Üniforma çıkarılabilir.
Rütbe unutulabilir.
Ama hizmet ve saygı asla…. (Can Aksın)
*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE

*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE


*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE

*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE

*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE

*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE

*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE

*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE

*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE

*- İYİ DİNLEMEK / YAŞAR EYİCE

