Harman Yerinde Geçen Günler Yıldızların altında geçen harman nöbetleri ve saman kokusu

Sosyal Medyada Paylaş

Tahsin TUNA / Bergama (Serbest Gazeteci)
Bir zamanlar Anadolu köylerinin tam ortasında, köyün belleği kadar geniş harman yerleri vardı.
Bahar geride kalmış, yaz güneşi tarlaların başaklarını sarıya boyamış olurdu. Günlerce güneş altında olgunlaşan ekinler biçilmiş, demet demet toplanmış ve kağnı arabalarıyla, öküz arabalarıyla harman yerine taşınmaya başlanmıştı.
Harman zamanı gelince köyün bütün hayatı değişirdi.
Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan telaş, güneş batıncaya kadar sürerdi. Herkesin yapacağı bir iş, taşıyacağı bir yük, bakacağı bir hayvan vardı. Tarladan getirilen ekinler harmanın ortasına serilir, öküzler ya da atlar tarafından çekilen düvenin altına bırakılırdı.
Düven ağır ağır döner, hayvanlar aynı dairenin içinde saatlerce dolaşırdı.
Başaklar ezilir, samanla buğday birbirinden ayrılırdı.
Çocuklar içinse bu, bütün yorgunluğuna rağmen yılın en güzel zamanlarından biriydi. Kimi düvenin üzerine binmek için can atar, kimi büyüklerin işine yardım eder, kimi de samanların arasında oyun oynardı. Büyüklerin sert görünen sesleri, çocukların kahkahalarına karışırdı.
Harman yeri yalnızca tahılın dövüldüğü bir yer değildi.
Orası köyün ortak emeğinin, dayanışmasının ve paylaşmanın meydanıydı.
Arpa, çavdar, nohut, bakla, mercimek… Toprağa ne ekilmişse zamanı geldiğinde harmana taşınırdı. Bu ürünlerin her birinin evde ayrı bir yeri, sofrada ayrı bir anlamı vardı. Buğday ekmeğe, saman hayvanlara yem olur; çuvallara doldurulan tahıl, kış boyunca ailenin güvencesini oluştururdu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda insanın içi biraz burkuluyor.
O çeşit çeşit ürünlerden, o bereketli harmanlardan, o eski tohumlardan ne kaldı?
Bir zamanlar toprağın kokusuyla, çiftçinin emeğiyle ve yerli tohumlarla büyüyen ürünlerin yerini değişen tarım düzeni aldı. Eski buğday çeşitlerinin çoğu unutuldu. Bir zamanlar köylünün kendi tohumunu sakladığı, gelecek yılın ekinini bugünden hazırladığı günler geride kaldı.
Ama harmanların en unutulmaz tarafı gündüzleri değildi.
Geceleriydi…
Ekinler tarladayken yaban domuzlarının zarar vermemesi için geceleri nöbet tutulurdu. Harman yerinde kalanlar, yaz gecesinin serinliğinde ateşin başına oturur, kimi zaman sessizce gökyüzünü seyrederdi.
Ay ışığı harmanın üzerine düşer, samanların sarısı gecenin içinde başka bir renge bürünürdü.
Uzaklardan bir köpek havlar…
Sonra bir çakalın sesi duyulurdu.
Bir süre sonra yine sessizlik çökerdi.
O sessizliğin içinde insan, gökyüzündeki yıldızları daha önce hiç fark etmediği kadar yakından görürdü.
Kimi harman nöbetinde uyuklar, kimi ateşe bir odun atar, kimi de büyüklerinden dinlediği eski hikâyeleri anlatırdı.
Harman yeri, geceleri adeta gökyüzünün altında kurulmuş bir masal meydanına dönüşürdü.
Yorgun bedenler samanların üzerine uzanır, çocuklar yıldızları saymaya çalışırdı. Büyükler geçmişten, savaşlardan, kıtlıklardan, sevdalardan ve köyde yaşanmış eski olaylardan söz ederdi.
Bugün belki o hikâyelerin çoğunu hatırlayan bile kalmadı.
Fakat o gecelerin kokusu hâlâ hafızalarda.
Taze biçilmiş buğdayın kokusu…
Samanın sıcak kokusu…
Toprağın yaz sıcağıyla yükselen kokusu…
Ve harman ateşinin dumanına karışan ekmek kokusu…
İşte insanın çocukluğuna en çok benzeyen kokular bunlardı.
Harman günlerinde yorgunluk da vardı elbette.
Bel ağrısı, toz, sıcak, susuzluk…
Ama bütün bu zorlukların içinde bir de tatlı bir telaş vardı. Çünkü herkes bilirdi ki harman bittiğinde evin kışlığı hazır olacaktı.
Sonunda saman savrulur, rüzgâr hafifçe estiğinde buğday taneleri ağır ağır yere düşerdi.
Köylünün gözü o tanelerde olurdu.
Çünkü o küçücük tanelerin içinde bir yılın emeği, bir ailenin rızkı ve gelecek yılın umudu saklıydı.
Çuvallar doldurulur, ambarların kapıları açılırdı.
Günlerce süren yorgunluk yerini derin bir huzura bırakırdı.
Sonra zaman değişti.
Önce makineler geldi.
Traktörler, biçerdöverler ve modern tarım araçları harman yerlerinin sesini değiştirdi. Öküzlerin ağır adımları, düvenin tahta sürtünmesi, köylünün bağırışları ve çocukların kahkahaları yavaş yavaş kayboldu.
Harman yerleri boş kaldı.
Kimi zaman köy meydanına, kimi zaman evlere, kimi zaman da yeni yapılan yapılara dönüştü.
Ama insan hafızası, toprağın hafızasından daha inatçıdır.
O eski harman yerlerini bilenler hâlâ hatırlar.
Yıldızların altında geçirilen geceleri…
Düvenin ağır ağır dönmesini…
Öküzlerin boyunlarına takılan çıngırakların sesini…
Samanların arasında oynayan çocukları…
Büyüklerin ateş başında anlattığı hikâyeleri…
Ve sabah güneşi doğarken harmanın üzerine çöken o ince altın rengi tozu…
Belki bugün artık harman yerlerinde düven dönmüyor.
Belki öküzlerin ayak sesleri duyulmuyor.
Belki geceleri kimse domuz nöbeti tutmuyor.
Ama o günler, yaşanıp gitmiş sıradan günler değildi.
Onlar bir köyün emeğiydi.
Bir neslin hafızasıydı.
Toprakla insan arasındaki kadim bağın hikâyesiydi.
Ve belki de bu yüzden, yıllar sonra insan gözlerini kapattığında önce bir görüntü değil, bir koku gelir aklına:
Saman kokusu…
Ardından bir ses:
Düvenin ağır ağır toprağa sürtünmesi…
Sonra gökyüzü görünür.
Yıldızlarla dolu…
Ve insan, çocukluğunun harman yerinde bir kez daha sabaha kadar nöbet tutar.

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir