Baha Sadık Akıner / Şair Veysel Öngören, bir röportajında şöyle sorar hemşehrisi Ahmed Arif’e: “Dilimizde etkili olan ama şiirimizde kolay rastlanmayan sözcükleriniz var. Bu tazeliği nasıl yakaladınız?”
Ahmed Arif cevap verir: “Bu sorunuzu kısaca ‘Halkımın dilini sevmek, onun türküleri, ağıtları, masallarıyla beslenmekle…’ deyip yanıtlamak var. Ama o sözcüklerden bazı örnekler vermek, böylece konuyu daha açık ve anlaşılır hale getirmek de gerekli belki. Mesela;
‘Bir ben bileceğim oysa
ne âfât sevdim.’
sözcükleri…
Buradaki ‘âfât’ sözcüğünü halkım ‘korkunç, kahredici, karşı konulmasının oluru olanağı yok bir belâ ya da salgın’ gibi sözcük, deyim ve kavramları yetersiz bulduğu yerde kullanır.
Ben de örneğin, ‘Çok sevdim… Yürekten sevdim’ diyebilirdim.
Sanırım buna kimsenin bir diyeceği de olmazdı. Ancak o zaman sıradan bir mısra kurulmuş olur ve ortaya şiir yükü bakımından yoğunluk, derinlik ve çarpıcılıktan yoksun, tatsız bir deyiş çıkardı. Yine mesela;
‘Olancası bir tutam can
kadasına, belâsına sunduğum’
sözcük kümesi…
Bu ‘olanca’ sözcüğünün tam karşılığı ‘topu topu’dur. Karacaoğlan’da ‘olancası’ der.
Şimdi mısra içindeki yerinden ve şiirsel yoğunluktan vazgeçtim; bu iki deyimi çıplak olarak da bir ölçüye vursak ‘topu topu’nun hiç, ama hiçbir puan alma gücü yok.
İkinci mısradaki ‘Katla’yı halkım bazen ‘Kafilkada’ olarak da kullanır. Apansız gelen belâ, kara yazgı anlamına gelir. Özellikle Diyarbekir ve Siverek’te analar, çocuklarına acırken ‘kadan olaydım oğul, başan döneydim’ derler.
Bir türküde de şöyle bir mısra var: ‘Şirin canıma gelsin sana gelen kadalar.’ Şimdi bu sözcüğü de karşılıkları ile ölçüye vuralım. Ortaya gene deminki sonuç çıkar.”
Buna benzer nice diyalogları, ilginç yaşam hikâyesi, hakkında söylenenler-yazılanlar, varsıllık yok ya pek Filinta ile Leyla’dan başkaca, yoklukları-yoksunlukları, hasretinden prangalar eskittiği zalım Leyla’sı ile yaşadıkları-yaşayamadıkları ve evet, Şiir’leri…
Bir Ahmed Arif geçti bu topraklardan…
Bekleriz efenim, hoşluklar getirirsiniz…

