Buket Işıkdoğan Köse /
İç Anadolu’nun bozkırında, bahar aylarında kendiliğinden yetişen mütevazı bir ottur madımak. Toprağın bereketini sessizce taşır. Toplanır, ayıklanır; kimi zaman ıspanak, kimi zaman semizotu gibi pişirilir. Sivas’a gittiğimde yıllardır adını duyduğum bu otu ilk kez tatma fırsatı buldum. Sade, doğal ve kendine özgü lezzetiyle hafızamda yer etti.

Madımak sadece bir ot değildir. Aynı zamanda bu toprakların neşeli bir türküsüdür. Rivayet edilir ki genç kızlar baharda kırlarda madımak toplarken bu türküyü söyler, kıvrak figürlerle oyuna dönüştürürmüş.
“Oy madımak, teke tüke sakalı…
Oy madımak, evelik yemlik…
Oy madımak, kuş kuş yemlik oy…”
Bir zamanlar baharı, bereketi ve doğayı anlatan bu ezgi…
Ama bugün “Madımak” denildiğinde aklımıza ilk gelen ne bir ot oluyor ne de bir türkü.
Takvimler 2 Temmuz 1993‘ü gösterdiğinde, bu güzel ismin anlamı sonsuza dek değişti.
Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için bir araya gelen aydınlar, sanatçılar, ozanlar, öğrenciler ve otel çalışanları, Madımak Oteli’nde yaşanan yangında hayatlarını kaybetti. O gün 33 aydın ve sanatçıyla birlikte toplam 37 insan yaşamdan koparıldı. Türkiye’nin hafızasına kazınan bu acı, aradan geçen otuz üç yıla rağmen hâlâ ilk günkü gibi yüreğimizi yakıyor.
İnsan ister istemez aynı soruyu soruyor:
Önlenemez miydi?
Elbette önlenebilirdi.
Nefretin büyümesine izin verilmeseydi, öfke bu denli körüklenmeseydi, gerekli tedbirler zamanında alınsaydı belki de bugün bambaşka şeyler konuşuyor olacaktık.
Yıllar içinde davalar görüldü, cezalar verildi. Ancak hükümlülerden bazılarının sağlık ve yaşlılık gerekçesiyle tahliye edilmesi, toplumun vicdanında kapanmayan yarayı yeniden kanattı. Hukuk kararlarını verir; ama vicdanın verdiği hükmün zamanaşımı yoktur.
Sivas’a gittiğimde Madımak Oteli’ni de ziyaret ettim.
O dönem bina’’Sivas Bilim ve Kültür Merkezi olarak hizmet veriyordu. Duvarlarda yaşamını yitirenlerin fotoğrafları ve isimleri vardı. Sessizce dolaşırken tarif edemediğim bir duygu çöktü içime. Bina restore edilmişti. Duvarlar boyanmış, raflara kitaplar dizilmişti.
Ama bazı yangınlar tuğlalarda değil, insanın hafızasında sürüyor.
İçimden şu cümle geçti:
“Tarihin kara lekesini restore ederek silebildiniz mi?”
O an zihnimde yıllardır dilime dolanan dizeler yankılandı:
Güneşin ak yüzüne bir duman çöktü…
Bir türkü çığlıkla ateşe düştü…
Kuytu bir köşede bir çiçek küstü…
Büktü yaprağını, boynunu büktü…
Sivas’ta dikkatimi çeken başka bir şey daha oldu.
Konu açıldığında birçok Sivaslı konuşmak istemiyordu. Yaşanan acıyı inkâr ettiklerinden değil… Tam tersine, şehirlerinin yalnızca bu kara günle anılmasından yorulmuş gibiydiler. Onlar Sivas’ın türküleriyle, sazıyla, âşıklarıyla, misafirperver insanlarıyla ve köklü kültürüyle hatırlanmasını istiyorlardı.
Onları dinlerken düşündüm.
Gerçekten de hiçbir şehir tek bir olaydan ibaret değildir.
Sivas, yalnızca Madımak değildir.
Ama Madımak da yalnızca Sivas’ın değildir.
O acı, bu ülkenin ortak hafızasıdır.
Bir şehrin güzelliklerini anlatırken acılarını unutmamak, acılarını anarken de o şehrin kültürünü ve insanlarını tek bir olayın gölgesinde bırakmamak gerekir. Hatırlamak, suçlamak değildir. Hatırlamak; benzer acıların bir daha yaşanmaması için vicdanı diri tutmaktır.
Bugün Madımak Katliamı’nın 33. yılında, yaşamını yitirenleri saygıyla ve rahmetle anıyorum.
Ve biliyorum ki… Biz artık Madımak türküsünü aynı duyguyla söyleyemiyoruz.
Ama türküler yanmaz. İnsanlar ölür, binalar yıkılır, duvarlar yeniden örülür. Fakat hafızasını kaybetmeyen toplumlar, acılarından ders çıkararak geleceğini inşa eder.
Belki bir gün “madımak” dendiğinde yine baharın habercisi olan o mütevazı otu, doğada yankılanan neşeli türküyü hatırlarız.
Ama bunun yolu, yaşanan acıyı unutmaktan değil; onu tüm yönleriyle hatırlayıp bir daha asla tekrarlanmaması için ortak bir vicdan oluşturmaktan geçiyor.
Çünkü kararmış yüreğin hiç ışığı olmaz.
Ama türküler…
Türküler gerçekten yanmaz.


İçimizin ağıtı hiç bitmeyecek, ışığı söndürmeye kimsenin gücü yetmeyecek, aydın fikirler hep olacak, güzel bir yazı, tebrikler