Çocukluğumdan bugüne doğayla bağımı hiç koparmamaya çalıştım.
Şehrin karmaşası içinde, kendime küçük kaçış alanları yaratıyorum. Kimi zaman bir yürüyüşe katılıyorum, kimi zaman bir kampa gidiyorum. Hiçbirini yapamazsam, evimin de bana sunduğu güzel konumun hakkını verip her akşam terasımda, yıldızların altında uyumaya çalışıyorum.
Gökyüzünü seyretmeyi seviyorum.
Belki de bu yüzden sonbaharın gelişi benim için başka türlü bir hüzün taşır. Havanın serinlemesi, akşamların erkenden kararması, balkonların ve terasların yavaş yavaş boşalması bana yeniden evlerin içine kapanacağımızı hatırlatır.Doğadan biraz daha uzaklaşmanın hüznüdür bu.
Son günlerde balkonumun bir de misafiri var. Beyaz bir güvercin.
Sanırım yuvasından kaçmış. Oldukça güzel, bakımlı bir kuş. Ne zaman geliyor ne kadar kalıyor bilmiyorum. Ben onu yalnızca sabahın ilk ışıklarıyla, telaş içinde havalanırken görüyorum.
Begonvilimin kenarında konaklıyor. Sonra bir ses, bir hareket, belki de benim yaklaşmam yetiyor; ürküp havalanıyor.
Kuşları oldum olası severim ama bu güvercinin bende bıraktığı his biraz farklı.
Belki beyazlığından…
Belki sessizliğinden…
Belki de taşıdığı anlamdan.
Çünkü güvercin, yüzyıllardır insanlığın zihninde barışın sembolü.
Mitolojik ve dinsel anlatılarda güvercin, yeniden başlayan hayatın, umudun ve barışın işaretlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Nuh Tufanı anlatısında, suların çekilip çekilmediğini anlamak için gönderilen güvercinin ağzında taze bir zeytin dalıyla dönmesi, yeryüzünde hayatın yeniden başladığının habercisi kabul ediliyor.
Antik dünyada da güvercinin başka anlamları var. Afrodit’in sembollerinden biri güvercin. Aşkı, bereketi ve bağlılığı temsil ediyor.
Ama güvercinin bugün hepimizin bildiği anlamıyla dünya barışının simgesi haline gelmesinin hikâyesi, 1949 Paris’ine uzanıyor.
Fransız şair Louis Aragon, Paris’te düzenlenecek Dünya Barış Kongresi için bir afiş görseli ararken Picasso’nun atölyesine gidiyor. Picasso’nun yaptığı beyaz güvercin litografisini görüyor ve onu seçiyor. İlginç olan şu ki, Picasso’nun çizdiği kuş aslında bir güvercin değil, kendisine ressam Henri Matisse tarafından hediye edilen beyaz bir Milano güverciniydi.
Ama bazen bir şeyin ne olduğu değil, insanların ona yüklediği anlam değiştiriyor dünyayı.
Picasso’nun güvercini de öyle oldu.
1949’da Paris’teki Dünya Barış Kongresi’nin afişinde yer aldı ve kısa sürede dünyanın dört bir yanında barışın görsel simgesine dönüştü. Picasso sonraki yıllarda güvercin çizimlerini sürdürdü; giderek daha sadeleşen çizgiler sonunda bugün hepimizin zihninde yer etmiş o yalın barış güvercinine dönüştü.
Ve tam o günlerde Picasso’nun hayatına bir başka “Paloma” girdi. Kızı, 19 Nisan 1949’da doğdu. Adını Paloma koydu. İspanyolcada “güvercin” demek.
Barışın sembolü haline gelen bir kuşun adı, bir çocuğun adıyla birlikte Picasso’nun hayatında da yerini aldı.
Bütün bunları düşünürken gözüm yine balkondaki beyaz güvercine takılıyor.
Benden ve çıkardığım en küçük sesten bile ürküp havalanıyor.
Bir anda begonvilin üzerinden yükseliyor ve gözden kayboluyor.
Sonra düşünüyorum:
Acaba barış da böyle mi?
Bunca zamandır insanlığın dilinde, şiirinde, resminde, hikâyelerinde var.
Beyaz bir güvercinle, bir zeytin dalıyla, çocukların çizdiği resimlerle anlatıyoruz onu.
Ama savaşın hiç dinmediği bir dünyada, elimizde tuttuğumuzu sandığımız barış, ürkek bir kuş gibi her an elimizden uçup gidiyor.
Belki de barışı yeniden hatırlamamız gerekiyor. Sadece büyük meydanlarda, kürsülerde, toplantılarda değil… Evlerimizin balkonlarında. Pencerelerimizin kenarında. Çocukların çizdiği resimlerde. Birbirimize söylediğimiz cümlelerde.
Belki evlerimizde beyaz güvercinler beslemeliyiz. Bize barışı hatırlatsınlar diye değil yalnızca. Barışın ne kadar narin olduğunu da hatırlatsınlar diye.
Çünkü bir kuşun uçması ne kadar kolaysa, barışın elimizden kaçması da o kadar kolay. Ve belki de yapabileceğimiz en güzel şey, onu ürkütmemeyi öğrenmek.
Balkonuma ne zaman geldiğini bilmiyorum. Ne zaman gideceğini de. Ama her sabah begonvilimin kenarında onu gördüğümde, gökyüzüne bakıp aynı şeyi düşünüyorum: Dilerim bir gün, hiçbir çocuk savaş sesleriyle değil, kuşların kanat sesleriyle uyanır. Belki o zaman gökyüzüne bakmak, yalnızca güzel bir alışkanlık değil; gerçekten huzurun kendisi olur.

