*- AKIL ve YÜREK / YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

Bir süredir günlük takipçin Mustafa Foçalı ile ilgilenemedim.

İstisnasız ve aralıksız her gün ‘Günaydın’ dedikten sonra duygularını paylaşıyor, değerli kardeşimiz Mustafa Foçalı…

Son paylaşımı şöyle:

“Her insan kendi aklıyla düşünmeli kendi yüreğiyle yaşamalı

Başkasına benzeyenin ne özgün bir kişiliği ne de sağlam bir duruşu olur.

Bireylerin düşünmediği toplumlar kurnazların elinde esir olur…

Bencil insanların yarattığı yıkımın sorumlusu yalnızca onlar değil yanlışa karşı susan ve doğrunun yanında durmayan bizleriz!

Kurtuluş başkasının aklıyla yaşamakta değil kendi irademizle düşünmekte ve yanlışa karşı cesaretle durmaktadır.

Sağlık huzur mutluluk diliyorum sevgilerimle…

 

*- ABARTILI İSRAF

Elimde imkân olsa, ‘Bisikletçi’ Atalay Ergezen’i ‘Sanayi Bakanı’ yapardım.

Daha önce ‘Turizm ve Tanıtma Bakanlığına’ layık görüyordum, değerli meslektaşımı.

On gün kadar önce konuşurken, ‘Bisikletin’ bir üniversitede ‘Fakülte’sinin özel bir isimle kurulmasının geleceğimiz için ‘şart’ olduğunu konuşmuştuk.

Makina Mühendisliğinin önemli bir kolu da olabilir.

Bunları bana anımsatan yazımı yazarken, bakın neyi paylaşmış…

Memleketimizin acı gerçeği işte bu!…

“Fırçasız motorda arızayı bulmak sabır istiyor.

Meselenin hallini sensör kartında olduğunu gördükten sonra, yetkili servise sordum.

Cevap ‘kart yok, yeni motor alacaksınız…”

Piyasada da uygun kart yok.

Pes etmek daha cazip.

Öte yandan ‘bit kadar sensör uğruna motoru çöpe atmak’ abartılı bir israf.

Kart üzerindeki üç bacaklı arızalı sensörü bulup sadece onu çöpe attım.

Yenisi kargodan geldi, elektronikte hassas işler yapan Semih sağlam sensörü yuvaya yerleştirdi ve motor çalıştı.

Kahrolsun pire için yorgan yakmaya çekinmeyen vicdansız israf düzenine!

Yaşasın israfın ateşine diz çökmeyen sabrımız…”

Sabır…

Yılmamak…

Araştırmak…

Yani pes etmemek….

İşte başarının sırrı burada…

Tabi ki biraz da konuyu bileceksin, Fransız kalmayacaksın…

Sevgili Atalay Ergezen ayrıca birkaç fotoğraf ve videoyu da yazısına ek olarak paylaşmış…

Çalışan motoru görüp izleyince, inanın göğsüm kabardı…

Demek ki, hep önerdiğim ve düşündüğümü de yapar Atalay…

Neyi mi, Türk malı uçağı…

Olur mu, olur?

Yakında kendisine görünce, ‘Beni uçur!’ diyeceğim, üç tekerlekli bisiklet yerine….

İnanın yapar….

Öylesine iddialı, araştırmacı ve üniversiteli usta spor muhabiri Atalay Ergezen…

 

*- HANGİSİ

Ahmet Delikçi yaklaşık bir ay önce Çeşme Alperen Çizgekanat Devlet Hastanesine gitmiş.

Herhalde torpil yapmış ki, ‘Başhekim Opr. Dr. Cihan Aslan hastaneyi bir yılda pırıl pırıl yapmış. Öyle bir sistem kurmuş harika işliyor” diyerek methiyesini yapmış.

Herhalde Urla Devlet Hastanesi’nden kıskanmış olmalı ki, yazısına böyle başlamış.

Bence bir araştırma ya da anket yapsın iddiama göre şunu görecek ya da öğrenecektir:

“Çeşmeliler genelde sağlık sorunlarını, Urla Devlet Hastanesi’nde çözüyorlar!”

Buna karşılık Urlalılar da, hastanelerinin sağlık, disiplin, ilgi yönünden methiyesine karşılar.

Nedeni de Urla dışından gelen ve yoğunluk oluşturan ‘yabancı’ hastalar!

Ama şu gerçeği da bilelim:

Tabii ki Başhekim Opr. Dr. Cihan Aslan önemli işler başarmıştır.

Merak ettim Çeşme’ye geldiğimde bir hastane turu yapacağım, ilgimi çektiği için.

Benim bir dostum, geçen yıllarda Çeşme’de bu hastanenin bir odasını tefriş ettirmişti.

Odanın kapısına da rahmetli eşi ile adının yazılı olduğu bir tabela asılmıştı.

Yani Çeşme’de sayısız müteahhit, varlıklı iş insanları bulunuyor, hastanenin eksiklerini başhekimle birlikte çözebilirler.

Her şeyi devletten ve belediyelerden bekleme devri geride kalmalı…

 

*- ÇOK ÖNEMLİ

Fakat Ahmet Delikçi şu gerçeği de paylamış;

“Gel gelelim hastane geliş gidiş yolu sanki ‘ölüm yolu!’

Sanayiden çıkıp yürüyerek 10 dk. Mesafedeki tek gidiş gelişli yolda yayaların yürüyebileceği yer yok.

Emine Alperen sokağı diye geçen yolda hastaneye yürüyerek gidip gelenler her an bir aracın altında kalabilir!”

İşte methiyeden önce, gerçek ana konu bu…

Çeşme Alperen Çizgekanat Devlet Hastanesine çok zaman önce bir ya da iki kez gitmiştim.

Nedenini anımsamıyorum.

Belki de bir şikayet ya da methiye içindi çıkaramadım.

Urla Devlet Hastanesi yolunu ve hastaların beklediği baş durağın halini yazmıştım.

Şükür kullanılacak hale getirdiler.

Umarım özellikle İzmir Büyükşehir Belediyesi veya İzmir Valisi konuya hassasiyet gösterirse, vatandaşın dileği yerine Çeşmeliler adına gelir.

Madem konu açıldı, yine özellikle İzmir valimizi ilgilendiren konuya geleyim;

İki yıl önce deprem korkusuyla Urla’ya 20 bin İstanbullu yerleşti.

İstanbul’daki tanınmış önemli firmaların, restoranların, cafelerin neredeyse tamamı da şubelerini Urla’da açtılar.

Rakamları vereceğim, dudak uçuklatan cinsten oldağu için geçiyorum. Ama Urla İskele’de uygun fiyata ‘Balık ekmek’ yerken karnınızı doyurursunuz.

Kumrucu da var…

 

*- SIRADA OLAN

Arada asıl konuyu atlıyordum:

Urla Devlet Hastanesi’nin yolu tamamlandı. Sıra Karaburun- Çeşme- Güzelbahçe- İzmir keşişme noktasına (trafik ışıklarına) mutlaka ‘alt üst geçit’ yapılmalıdır Böylece trafik akışı durmaksızın sağlanırken, milli ekonomiye katkısı sayesinde yapılacak harcama inanın en fazla iki üç ayda sağlanır, elde edilir.

Zaman bugün içindir.

Yarın geç kalınabilir.

Yıllar önce, ‘Boksör’ lakaplı İzmir’ın efsane belediye başkanlarından İhsan Alyanak, ‘Konak’tan Çeşme’ye tren yolu yapıp, ulaşımı böylece rahatça yapılmasını sağlayacağım’ demiş, kolları sıvamıştı.

Çoğu kişi bu projeye ‘gülerek’ bakmıştı.

Araya ‘askeri müdahale’ girmiş, İhsan Alyanak başkanlıktan olmuştu.

İhsan Alyanak projenin finansmanını da çıkartmış, güzergah ve istasyonlar belirlenmişti.

Günün şartlarında şimdi binlerce, hatta milyonlarca insan güvenli, konforlu, sağlıklı bir yolculuğu yapacaktı, İzmir Körfezi’ndeki yerleşim alanlarına.

Şimdi etap etap metro ile İhsan Alyanak’ın projesinin gerçekleşmesi için çalışılıyor.

Kaç yılda ancak Bornova’dan Narlıdere’ye kadar gelinebildi…

 

*- KİBRİT KUTUSUNA SIĞDIRILAN AŞK

 

Sevgili okuyucularım:

Gelen mektuplardan anladığım, insanımız şiire, sevgiye, aşka, güzelliklere aşık…

Moda mıdır nedir, inanın özellikle kadınların ‘aşk’ ve ‘sevgi dolu’ yazılara merakları okyanuslar kadar büyük ve fazla…

Meslektaşım Remzi Yıldırım’dan gördüğüm ve hissettiğim kadarıyla  özellikle Adana’da bu konuda büyük bir heyecan ve hareket var.

Şehir turları ile başladı bu yüreklerdeki güzelliklerin ortaya çıkarılması…

Şiir ve edebiyat günleri ile sürüyor.

Adana’dan elime geçti bir öykü…

İlgimi çekti ‘Kibrit kutusuna sığdırılan aşk!’

Nasıl olur?

Yazarı kim?

Bence ilk aklıma gelen isim Çukurove denilince aklıma ilk gelen isim Remzi Yıldırım…

Nasıl ‘Agora Meyhanesi’ni ve çocukluk, gençlik aşkını dile getirmişti, meslektaşım ve arkadaşım Doktor Onur Şenli…

Tarih 1959’dur.

Onur Şenli adında bir tıp fakültesi öğrencisi Komşu kızına aşık olur ama aşkına karşılık bulamaz.

Aşk acısı ona soluğu birçok zaman, İzmir’in Agora semtinde aldırmaya başlar.

Çünkü Agora salaş meyhanelerin mekanıdır.

Bir gün bu salaş meyhanelerden birinde içtikten sonra eve gelir Ve bir mektup yazmaya başlar aşkına.

Ve neredeyse tüm gerçek sanatçılarımızın okuduğu ‘Agora Meyhanesi’ ortaya çıkar….

Şimdi de, Remzi Yıldırım’dan bir Adana aşkını ele alan ‘Agora Meyhanesi’ örneğinde olduğu gibi  ‘Kibrit Kutusunu’ okuyalım, kendi gençlik yıllarımıza gidelim:

 

*- KAÇ MEKTUP

Bir kibrit kutusuna kaç mektup sığar?

Bir insan, söyleyemediği kaç kelimeyi yüreğinde taşıyabilir?

1970’li yıllardı.

Adana yazı, sıcağıyla insanın ensesine çöker; akşamları bile kaldırımların taşları gün boyu biriktirdiği sıcaklığı sessizce geri verirdi.

Benimse başka bir ateşim vardı.

Adı Züleyha’ydı.

Sütun gibi boynunda, yağmur damlasını andıran inci kolyesiyle balkona çıktığında, gözlerim onun gözlerine takılır, dünya bir anlığına susardı.

Çağla yeşili gözler, insanı kendisine bağlardı.

O gözler bana her baktığında, sanki içimde yıllardır kapalı duran bir kapı açılırdı.

Ama konuşamazdım.

İliklerime kadar hissettiğim sevdamı bir türlü söyleyemezdim.

Züleyha balkona her çıktığında, sol yanımın ritmi Adana’daki saat kulesinin saat başında vurduğu çanlar gibi hızlanırdı.

Beş kere. Beş ayrı vuruş. Beş ayrı endişe.

Her defasında aynı suskunluk.

 

*- ZÜLEYHA’NIN EVİ

Züleyha’nın evlerinin önünde bir belediye bankı vardı.

Çoğu akşam o bankın biraz uzağında, ıslak kayalara oturur gibi hayallerimin üzerine otururdum. Onu beklerdim.

Evlerinin cümle kapısı açılır, önce siyah kedisi çıkardı. Kedi, Meydan Mahallesi’nde ağır ağır dolaşır, bazen bir duvarın üzerine çıkar, bazen de sokağın karşısına geçip kaybolurdu.

Ardından Züleyha görünürdü.

Ben ise onun çağla yeşili gözlerine havale olmuş bir adam gibi, bulunduğum yere çakılı kalırdım.

Aşkımı söyleyemezdim.

Belki de insanın en büyük cesaretsizliği, sevdiğine “Seni seviyorum!” diyememektir.

 

*- GERİDE KALDI

Yıllar geçtikçe pek çok şeyi geriye doğru unutuyoruz.

Ama bazı bakışlar unutulmuyor.

Bazı insanlar, hafızanın bir köşesinde değil, insanın sol yanında yaşıyor. Züleyha da benim sol yanımda yaşıyordu.

Bir yaz sabahı evimizde, pencerenin önünde buldum kendimi.

Perdeleri açtım.

Gözlerim her zamanki gibi Züleyhaların evine takıldı.

Ama o gün başka bir hareketlilik vardı.

Annesi ve babası ellerinde valizlerle evden çıkıyordu.

Valizler otomobil bagajına yerleştirildi.

Züleyha da çıktı. Bir elinde valizi, diğer elinde siyah kedisi vardı.

Kalbim yerinden sökülecek sandım.

Otomobil hareket etti.

Ben yine suskundum.

Arabanın arkasından bakarken içimde yalnızca bir cümle vardı: “Gitme Züleyha! ” Ama o cümle dudaklarımdan çıkmadı.

 

*- ÖZLENENLER

Otomobil sokağın başında kayboldu.

Sevdam da onunla birlikte gözden uzaklaştı.

O günden sonra pencerenin önünden ayrılmadım.

Evimizin duvarında bir mıh ile asılan yapraklı takvimin her gün bir yaprağını koparıyor, arkasına Züleyha için birkaç satır yazıyordum:

“Bugün seni götüren otomobili düşündüm.”

“Bugün balkonuna baktım.”

“Bugün siyah kedini özledim.”

“Bugün yine söyleyemedim.”

Her gün başka bir şiir.

Her gün başka bir özlem.

Takvim yaprakları çoğaldıkça benim suskunluğum da büyüyordu.

Sonbahara kadar böyle sürdü.

Derken bir ikindi vakti, sokağın sessizliği bir bisiklet sesiyle bozuldu.

Bir genç, bisikletiyle Züleyhaların evinin önünde durdu.

Cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.

Dakikalarca bir şeyler yazdı.

Sonra kâğıdı birkaç kez katladı.

Küçücük bir kibrit kutusunun içine yerleştirdi.

Kibrit kutusunu balkonlarına doğru fırlattı.

Şaşkınlıkla izledim.

 

*- BİSİKLETLİ GENÇ

Ertesi gün yine geldi.

Aynı saatte.

Aynı bisiklet.

Yine o delikanlı.

Aynı cebinden çıkan kâğıt.

Aynı kibrit kutusu.

Aynı balkon.

Üçüncü gün, dördüncü gün, beşinci gün…

Artık merakım dayanılmaz bir hâl almıştı.

Bu çocuk kimdi?

Kibrit kutularına ne yazıyordu?

Züleyha’ya ne anlatıyordu?

En önemlisi, Züleyha bu mektupları okuyup ne hissedebilirdi?

 

*- ADANA AKŞAMINDA

Bir akşam Adana’nın üzerine gece çöktüğünde kararımı verdim.

Balkon demirlerinden sessizce tırmandım.

Kibrit kutularını buldum.

Ellerim titriyordu.

İlk kutuyu açtım. İçinden bir kâğıt çıktı. Okumaya başladım.

Bir aşk vardı o kâğıtta.

Öyle büyük bir aşk ki Leyla ile Mecnun’un çöllerde aradığı sevdayı, birkaç satıra sığdırmıştı sanki bisikletli genç.

İkinci kutuyu da açtım.

Sonra üçüncüyü, dördüncüyü, beşinciyi…

Her kâğıtta aynı yürek aynı aşk âdeta dans ediyordu.

Her satırda Züleyha’ya söylenmiş başka sevgi sözleri.

Hepsi de şiir tadında…

Bu sözler kimi zaman bir yanık Anadolu türküsü, kimi zaman gece yarısı söylenmiş türkü lezzetindeydi.

Kimi zaman da insanın kendi kalbine bile itiraf edemediği kadar derindi.

O anda anladım.

Ben Züleyha’yı seviyordum.

 

*- AŞIKTI

Ama bu çocuk da Züleyha’ya âşıktı.

Hem de benim söylemeye cesaret edemediğim cümleleri söyleyerek.

Benim yazıp takvim yapraklarına sakladığım sevdayı, o kibrit kutularına koyup Züleyha’nın balkonuna kendi yöntemi ile gönderiyordu.

Bir süre öylece kaldım.

Kâğıt elimdeydi. İçimde iki ses kavga ediyordu. Biri:

“Git, Züleyha’ya sevdiğini söyle.” diyor, diğeri: “Geç kaldın.” diyordu.

Sonunda ikinci ses kazandı.

Balkondaki kibrit kutularını, o muazzam mektupları hiç unutmadım.

Hiçbirini eksiltmedim.

Hiçbirini yırtmadım.

Hiçbirini yakmadım.

Çünkü aşkın karşılığı olmasa bile, aşkın kendisine saygım vardı.

O gece balkondan inip çıktım.

Bir daha da evimizin pencere önüne hiç çıkmadım.

Sonbahar geldi. Yapraklı takvim artık benim için şiir defteri değildi. Her sabah bir yaprak koparıyor, üzerine hiçbir şey yazmadan çöpe atıyordum. Tıpkı sevdamı kalbime gömüp ondan vazgeçtiğim gibi. Tarihini hatırlamadığım bir gün Züleyha döndü. Elinde valizi vardı. Ama siyah kedisi yoktu. Sonradan öğrendik. Yaylada, benim son şiirimi yazdığım gün, siyah kedinin yoldan geçerken bir otomobilin altında kaldığını.

Şiir, takvim yaprağında kalmıştı, kedi yaylada.

Benim sevdam ise çoktan içime gömülmüştü.

Bir sabah uyandığımızda, sokağın sessizliği bir annenin ağlama sesiyle bölündü. Züleyha’nın annesi balkondaydı.

Ağlıyordu. Ne olduğunu anlamaya çalıştık. Sonra öğrendik. Züleyha evden kaçmıştı. Bisikletli çocuğun bisikletine binmişti. İkisi birlikte gitmişti. Nereye? Kimse bilmiyordu. Ne zaman döneceklerdi? Kimse bunu bilmeyecekti. Öyle oldu.

Döndüler mi? Onu da hiçbir zaman öğrenemedik. Ama o günden sonra Züleyha’yı bir daha göremedik.

Yıllar geçti. Adana’nın sokakları değişti. Evler değişti. Pencereler değişti. İnsanların aşkı anlatma biçimi değişti.

Ama benim hafızamda hâlâ bir balkon var.

O balkonda çağla yeşili gözleriyle duran o şiir yüzlü kız var.

 

*- KOCA BİR AŞK

Sokağın ortasında dolaşan siyah bir kedi.

İkindi vakti bisikletiyle gelen bir genç.

Kibrit kutusuna sığdırılmış mektuplar.

Bazen düşünüyorum;

Bir kibrit kutusu aslında ne kadar küçüktür.

Ama içine koca bir aşk sığabiliyor.

İnsanın söyleyemediği binlerce kelime yer alıyor.

Ömür sığabiliyor.

Kendi aşkım takvim yapraklarında kalmıştı.

Bisikletli o çocuk ise aşkını kibrit kutularına sığdırmıştı.

Züleyha, kendi kaderini bir bisikletin arkasına yükleyip gitmişti.

Geriye üç şey kaldı:

Koparılmış takvim yaprakları.

Aşk yüklü kibrit kutuları.

Hâlâ içimde, üzerinden yıllar geçmesine rağmen dinmeyen bir cümle:

“Bazı aşklar yaşanmaz, bazı aşklar söylenmez.”

Bazı aşklar ise bir kibrit kutusuna sığdırılır ve bir ömür insanın yüreğinde yanmaya devam eder.

*- AKIL ve YÜREK / YAŞAR EYİCE

*- AKIL ve YÜREK / YAŞAR EYİCE

*- AKIL ve YÜREK / YAŞAR EYİCE

*- AKIL ve YÜREK / YAŞAR EYİCE

*- AKIL ve YÜREK / YAŞAR EYİCE

*- AKIL ve YÜREK / YAŞAR EYİCE

     

*- AKIL ve YÜREK / YAŞAR EYİCE

 

*- AKIL ve YÜREK / YAŞAR EYİCE

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir