Ağaçların Hukuku, İnsanlığın Vicdanı
Kanada’nın Québec eyaletinde, küçük bir kasaba olan Terrasse-Vaudreuil, insanlığın doğayla ilişkisine dair oldukça çarpıcı bir karara imza attı. Yaklaşık iki bin nüfuslu bu yerleşim, ağaçları “kendi haklarına sahip canlı varlıklar” olarak tanıdı.
Yaşam hakkı, büyüme hakkı, çevresel tehditlere karşı bütünlüklerini koruma hakkı ve var olma hakkı… Kâğıt üzerinde basit görünen bu ifadeler aslında insanlığın yüzyıllardır ertelenmiş bir yüzleşmesini temsil ediyor.
Bu haber insanda ister istemez bir heyecan uyandırıyor. Çünkü ilk kez bir yer, doğayı yalnızca “korunacak bir kaynak” olarak değil, “hak sahibi bir varlık” olarak tanımlıyor.
Bu, hukuk dilinde küçük bir değişiklik gibi görünse de zihinsel bir devrim anlamına geliyor.
Ne var ki bu haberin yarattığı ışık, kendi coğrafyamıza düşen gölgeleri de görünür kılıyor. Bir yanda ağaçlara yaşam hakkı tanıyan bir anlayış, diğer yanda kentleşme ve yatırım süreçlerinde asırlık ağaçların sessizce yok oluşu… İnsan sormadan edemiyor: Bizim ağaçların canı yok mu?
Türkiye’de zaman zaman “korunması gereken anıt ağaçlar” ya da “tabiat varlığı” olarak tescillenen örnekler olsa da, bu koruma dili çoğu zaman hayatın hızına yetişemiyor. Bu yüzden mesele yalnızca hukuk değil, aynı zamanda bakış açısı meselesi olarak karşımızda duruyor.
Bir ağacı “odun”, “arsa değeri” ya da “proje alanı” olarak gördüğünüzde, onun canlılığını çoktan silmiş oluyorsunuz. Oysa aynı ağaç, bir ekosistemin hafızası, kuşların evi, toprağın dengesi ve bazen bir mahallenin çocukluk hatırasıdır.
Québec’teki bu karar, belki tüm dünyaya örnek olacak bir başlangıçtır, belki de küçük bir yerel denemedir. Ama her hâlükârda bize şunu hatırlatıyor: Hukuk sadece insanları değil, insanın yaşadığı dünyayı da yeniden tanımlamak zorundadır.
Çünkü belki de asıl soru şudur: Doğa bizim kullanımımızda bir nesne mi, yoksa biz doğanın içinde bir misafir miyiz?
Ve misafirsek… biraz daha sessiz, biraz daha saygılı davranmamız gerekmiyor mu?
