21 Okunma

Yazılarını ‘Ört ki, ölem!’ diye bitirirdi… YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

 Son kitabını yazamadı…

*- Doğru dürüst bir adamdı, Muzaffer Cellek…

*- Yazısının yorumunu yapamadan, ‘öldü’ haberi geldi…

*- Yine aynı hikaye, ‘Cezaevini kaldıracağız!’

*-

Muzaffer Cellek en azından 50 yıldır Gazeteci arkadaşımdı…

Demokrat İzmir’de birlikte çalışıyorduk…

O doğrudan Demokrat İzmir’in başyazarı  Attila İlhan’a bağlı idi…

Çünkü; ‘magazin’ diye özel bir servis yoktu…

‘Dedim Dedi’yi yapıyor, İzmir’in sosyal yaşamını dile getiriyordu.

Sonra kayboldu…

Marmaris’e yerleşti sanıyorum…

Yine meydana çıktı, 7-8 yıl kadar önce…

Eskiler bir araya geliyorduk:

Erol Akıncılar, Kaya Çelikkanat, Ünal Tümin, Tayfur Göçmenoğlu, Hulusi Şenel, Işık Ersan, Mümin Sertbaşı, Bilgin Önder, Murat Eştürk, Haluk Narbay, Yener Özkesen, Atilla Bediz, Yılmaz Salım ve tabii Muzaffer Cellek…

Bence espri konusunda Ünal Tümin’in üzerine yok…

Hatta şiirlerini de ‘kitap haline getirmeyişi’ kafamda hep soru getiriyor.

Fakat Ünal Tümin’den hemen sonra aklıma Muzaffer Cellek de geliyor…

Arada face’den bana seslenirdi…

Öyle laflar ederdi ki, beni düşünceye sevk ederdi…

O kadar zeki ve Türkçe’yi çok iyi kullanan bir usta idi…

Son yazılarından birini 18 Ocak’ta gönderdi…

‘Nasılsa benim!’ diye bugüne kadar okuyamadım…

Ama o ne?

Face’de ‘Vefat’ haberi geldi…

‘Başımdan vurulmuşa’ döndüm ve belirttim…

Hala ani ayrılışını unutamıyorum….

Neler söyleyeceğimi bilemiyorum…

Kendisini Aydınlı sanıyordum meğer Bartınlı imiş…

Çünkü son zamanlarda ‘Bartın’ ın tanıtımı için o kadar uğraş veriyordu ki, anlatacak sözcük bulamıyorum…

Peki ben ne yapabilirim, bir dostun arkasından…

‘Ben met eden yazılarını mı, yayınlayayım!’

Bunları geçiyorum…

En iyisi mi, kendisine ‘beğendim’ diyemediğim ve yorumunu bildiremediğim yazısını paylaşayım:

*- Gazetecilik mi, Yazarlık mı?

Bu  ‘özel kolon’ yani BLOG köşesi, bir nevi iç dökmek, hasret dindirmek, tanışları çoğaltmak, yeniliklere karşı çıkmak veya alkışlamak içim biçilmiş kaftan.

İçimizde, Blogçu hazretleri, daha blogçu olmadan, Bismillah ilk yazısını ‘BLOG’a yollayıp yayınlatıyor.

Dakika bir gol bir misali.

/Ah neremi neremi / Sevsinler seni / Kadifedendir o fesi / Bloglardan gelir sesi…

Aynı yazarımız, aylar sonra 2’ nci yazısını yazar, sonra  silinir gider, kaybolur.

Onun içindir ki  blog yazar kadromuz  yarım milyona ulaştı.

Nerde bu yoğurdun bolluğu…

*-

Yazıya böyle başlamayacaktım esasında.

Blogculukta da ‘Teke’den yağ çıkaranlar var mı?’ blogda diye soracaktım.

Sahi var mı?

Kaç kişiler?

Ellerini kaldırsın.

*-

Merak bu ya.

Blog yazılarınından seçkili olarak bir kitap basılıp  piyasaya çıktığında ‘kitabı olmak’ gurur verici bir şey. 

Bu konuda ünlü hikayeci dostum rahmetli Tarık Dursun, ilk kitabım ‘ÖRT Kİ, ÖLEM’  isimli kitabım çıktığı zaman sormuştu:

‘Boyun uzadı mı?’ diye.

Ben de sahi zannedip uzun uzun düşünmüştüm.

Ertesi günü  kendimi ölçtüm, biçtim tartıp, kendisine rapor verdim: ‘Boynum uzamamış’ dedim.

Uzun uzun gülüşmüştük.

*-

Ondan sonra da Blog’daki birikimlerimden iki kitap daha çıkardım, Şimdi 4 ncü kitabıma hazırlanıyorum.

1500  küsur yazım var içeride.

‘Kazaya kurban gitmesin’ diye onları önce dosyaya, sonra da CD’lere aktardı (Siz de öyle yapın) İçlerinden daha 5 kitaplık yazım var. ‘Hangisini yayına alayım’ diye seçerken, zorlanıyorum.

SPOR hariç, her konuda yazı yazabildiğim için de kendimi kutladım, (Laf aramızda.)

*-

Ünata Akkoyunlu 3-5 yıl önce bana geldiğinde evime buyur ettim. Elindeki siyah beyaz fotoğrafları getirmişti şair babasına ait. 

Fotoğraf;  o zaman  tarafımdan çekildi.

Yazımın başında, gazeteci ve  araştırmacı gazeteci unvanlarından bahsettim.

Bir kere gazeteci olmak için, şartlar vardır.

Bizim blogcular içinde belli bir müddet gazete veya ajans indinde mukavele yapıp, belli bir müddet prim ödemeğe başlamış, kadroya alınmış mı?

Stajyer gazetecilikten asıl gazeteciliğe kadrola olarak geçiş yapmış mı? Onlara derim ben;

‘Bazılarımız bu terimleri, peynir ekmek gibi kullanıyor.

Böyle davranmamak lazımdır.     

*-

Yazarlık apayrı bir haslet.

Bunu bizde, yorumlarda görüyorum. 

Cevaplar çok sığ oluyor.

Alakasız oluyor.

Ana konudan uzak oluyor veya geçiştiriveriyor.

Yazar dediğin, söyleyecek sayfalarca sözü olmalı.

Neden yazıp söylemez?

Neden abuk sabuk olayı geçiştirir yorumlarında?

Neden?

Sepette pamuk kıttır da ondan.

Gel de ‘Ört ki, ölem’, deme bre !

*-

Ben bunları yazmayacaktım esasında.

Konumuz kitaptı.

Kitabı olmak bir mazhariyettir.

Ulvi histir.

Sizden sonda, sizden bahsedilecek donneler her zaman   zamanı geldiğinde  ortaya atılacak anılacak, yad edilecek  demektir.

Bir üçüncü şahıs, kitabınıza muhakkak kütüphanelerde rastlayacaktır.

Bu bir manevi hazdır ölü olsanız da.

Hiç olmazsa etrafınız nemalanır.

*-

Geçtiğimiz yıllarda, bir adam dayandı kapımıza.

Elinde  bir torba  siyah beyaz resim.

Dedi:

‘Siz babamı benden iyi tanıyorsunuz.

Yaptığınız röportajda gördüm. O’nu anlatmışsınız. O, babam olur. Babamdan konuşalım. Ben pek tanıyamadım”’diye çıktı geldi.

‘Anlat bi hele’ demez mi?

O eski yıllarda şimdi bile  o devir kızların çeyiz sandığında o şiirleri, kokulu  mendiller içinde bulunduran, şimdi kocamış, barklara  karışmış  kadınların yaşadığı Bartın.

*-

Ünata’nın babası oluyor Rıza  Akkoyunlu.

Nokta Noktam’ın şairi.

Adamın babası öğretmenmiş. 

Talebesine tutulmuş. 

Yazdığı o şiirden yola çıkarak bana gelmiş:

‘NOKTA NOKTAM’  bu gün hala şiir matinelerinde okunan ve derecelere giren bir yapıt.

Oğlu Ünata Akkoyunlu da, şair.

Babasının izinden gidiyor

*-

Demek isteyeceğim şu.

Yazdıklarımız ses getiriyor.

Blog yazarlığı, ileri yıllarda,  kağıt sektörünü dizleri dibine alacak,  bayrağı dijital olarak göklere çıkaracak.

*-

Karadeniz’de bu gün milyonlarca yıllık Lav kayalıklarının California’daki gibi hizmete açılması için Bartın Güzelcehisar’ındaki projeyi, blog yazarı olarak ortaya attığımızdan beri işler kademe kademe yükseldi.

Temeller atıldı.

İstimlakler yapıldı, projeler değişti, üniversite kurullarında, benim de  Valilikçe davet edildiğim çalıştaylarda 300 milyon yıllık  kayalar ele alındı, peyzaj düzenlemesi yapıldı.

Bu yerlerde uzaktan yakından ilişiğim de yoktur üstelik.

Tesadüf rastladık Gölbucaklı’nın sayesinde. O gösterdi olan bitenleri. Gölbucaklı ise, dedesinden, ‘fi tarihinde’ alış veriş ettiğimiz Bartın’ın yegane marketiydi.

Oradan ismimizi unutmamış.

Gittiğimde, misafir kaldığım otelde yatırmaz beni. Gelir, alır götürür evlerine.

 İşte Milliyet Blog’un bayrağı, Karadenizlerde de dalgalandı, dalgalandırıldı.

Yetmez mi bre?!

*-

Daha sayayım mı?

Gerek yok.

Sizler anladınız. 

Demek isteyeceğim şu. 

Gazetecilik  için boşuna nefes tüketmeyin.

Blogculuk yaparken de bir gazeteci gibi davranıp,  devlete iş yaptırmak da mümkün. 

Yeter ki yazar ol.

Bırak, gazeteciliği, içinde yaşat, sen.

Yeter ki kalemin olsun.

Gönüller şen şakrak olsun.

 Te işte bu ka!

*-

Evet Muzaffer Cellek buraya kadarmış…

Milliyet Blog bile hakikatsız kaldı, sana…

Eski dost dediklerin bile…

Kaç gazetede yazı yazdın, fotoğraflar çektin…

Sayısını her halde unutmuşsundur…

Bakalım arkandan, yeni bir kitabını çıkaracaklar mı?

Ben kolay kolay seni unutmam…

Bir süre önce Hürriyet’in Ege Temsilcisi iken birlikte çalıştığın Ertuğrul Kale seni sormuştu…

‘İyi demiştim!’ o kadar…

***-

GÜNCEL

*- Sonradan İzmirli bilmez!

Haberi okuyunca bilenler benim gibi gülecek…

‘Bu kaçınca söz’ diyecekler…

İşleri bu, başka ne diyebiliriz…

Mustafa Arslan: İlk işim cezaevi ve trafik olacak…

AKP İzmir Milletvekili Necip Nasır ile birlikte BUMİDER’i ziyaret eden Buca Belediye Başkan Adayı Mustafa Arslan, halktan onay alması durumunda ilk iş olarak cezaevini kaldırıp, kent trafiğine nefes aldıracağını söylemiş…

İktidar da her şey elinizde seçime ne gerek var kı?

Belediye değil hükümetin işi bu…

Ve de bugüne kadar verilen kaçıncı söz?

Necip Nasır sonradan İzmirli olduğu için bilmez, ama biz biliyoruz…

*-

*-
— 
Yaşar EYİCE0532 781 95 18E-Posta:yasar.eyice@gmail.comve yeyice@mynet.comTwitter: @Yeyicee
Facebook:  yasar.eyice.311

Bir cevap yazın