İlk açılan yara kapanmaz, / BAHA AKINER

İlk açılan yara kapanmaz, İlk kopan fırtına dinmezmiş yüreğinde. Yıllar geçti de, öyle anladım... Dağların doruklarından meltem toplayıp; Yüreğini, yüreğimde bulduğum. Yıllarca seferi yalnızlıklarımda, Uçurum diplerinde peşinden koştuğum... Geleceği çalınmış, Dolu dolu bir hayatta bulmuştum SEN'i. Elden ne gelir; tamamlan(a)mamış, Eksik bir hayata uğurladım... Hayâllerim vardı, bir de umutlarım. Savruldum hep, hep ve daima; Hüzünlerimde can kırıklıklarımla, Sonu gelmez rüzgârlara kapıldım... Uyan desem sana, Geri dönülmez uykulardan; Şimdi SEN'i bekliyor düşlerim... Elimde moru maviye çalmış ortancalar; Hatırımda hep, en sevdiğin çiçeklerin... Ege'de ya da Çukurova'da. Ya da herhangi bir köyde, kasabada, diyarda. Memlekette belki, doğduğumuz topraklarda. Toprağa sıkı sıkıya sarılmış; İki, birbirine bakan kasımpatı olalım, razıyım... Vuslat imkânsız, biliyorum. Ne imlâ, ne satır arası, ne paragraf. Başı, sonu; boşluk yok, dopdoluyum... Bu yitik zamanda, Alacakaranlığında şafağımın; Umarsızca, SEN'i yazıyorum... Bu gündoğumunda; SEN'den uzak, SEN'i yazdıkça, Kalemim yordamıyla sana yaklaşıyorum...

Şairler Cehennemlik mi Sahiden? / BAHA AKINER

“Ben dünyaya bir idare lambası altında geldim. Yeryüzü, Birinci Dünya Harbi'ni yaşıyordu. Başımın üstünde mendil, boyunda bulutlar vardı… Yunan Harbi'nde yanan şehirlerimizi bir dağdan seyrettim. O çadır çadır insanları, askerleri, esirleri. Arkalarında bir gömlekle kaçan halkımızı. İlk topu, ilk tayyareyi gördüm. Anam, kardeşim ve ben ayaktaydık. Kapanık dükkânlarıyla çarşılarımıza yağmur yağıyordu… Her sınıf insanıyla şehrim dağlara taşınmıştı… O yangından; nehirlerimiz, dağlarımız ve çeşmelerimiz kurtuldular… Yanmış ve yakılmış şehrimize bir akşamüzeri askerlerimiz girdi. Kursaklarında bir parça ekmekle insanlar ayaktaydı. O gün, dünyayı ve insanları tanıdım. O gün, ayağımın dibindeki şehirden ağlamayı öğrendim…” ***** Gün, İlhan BERK dostlar… Sanatçı dostu Ayhan BOZKURT şöyle anlatır; ressamca şiirler yazan, şairce resimler yapan İlhan BERK’i ve O’nunla olan yaşanmışlığını: “İlhan BERK… Benim canım ağabeyim… Şiir mi? Sokağa adımını atar atmaz şiir başlardı O’nun için. Nesnelerin dünyasından öyle şiirler çıkarırdı ki. Sadece nesneleri demeyelim

Bir sanatçı düşünün dostlar / BAHA AKINER

BahabBir sanatçı düşünün dostlar. Bir eseri hem bestelesin, hem orkestrasyonunu yapsın, hem orkestrayı bizzat yönetsin, hem de o eseri icra etsin. Var mıdır böyle komple bir sanatçı? Vardı... Hem de insandı... Gün, Timur Selçuk... 2 yıl önce, 6 Kasım 2020'de kaybettik O'nu... "Kalp krizi" dediler sebebine doktorlar ya, akşamdan uyuduğu yatağında uyanamadı... *** Bir röportajında şöyle der Timur SELÇUK: Dünyadaki bütün ahlâklı insanlar benim kardeşimdir... Türkiye’deki bütün ahlâklı yurttaşlar benim kardeşlerimdirler... Ahlâklı yurttaş olmaktan kaynaklanan maddi ve manevi haklarımızın önündeki engellerin kaldırılması doğrultusunda, omuz omuza mücadele etmemiz gerekir... Kime karşı? Ahlâksızlıkları oluşturan ahlâksızlara karşı… *** Yaşamı boyunca bu sözleri ilke edinerek yaşadı. Hayata da aynı dik duruşla ve asla eğilmeden veda etti Usta... Müzikal olarak çizgisini hiç bozmadı. Bir an için bile kalitesinden ödün vermedi. Estetik duyguları her zaman ön

30 Ağustos 1922, BAHA AKINER

30 Ağustos 1922, Çarşamba... Şu saatlerde; Kütahya - Zafertepe Çalköy'de, Mustafa Kemâl Paşa'nın taarruz emriyle başlayıp Dumlupınar'da devam eden muharebe kazanılmak üzere... Saat: 19.30'da tekbir sesleri ve olabildiğince coşkuyla, dualar ve "bin şükür" sözleri arasında... Zafer!.. Konu vatan olunca, konu bağımsızlık olunca istikbalini arayan Türklerin kim önüne geçebilmiş ki!.. 30 Ağustos 1922, Çarşamba demiştik ya! Saat 19.30'da, adı tarihten hiçbir zaman silin(e)meyecek Türkler için bir kere daha zafer yaşandı... Bin şükür!.. Çevreyi gezen Mustafa Kemâl Paşa; düşmanın ağır yenilgisini, savaş alanında bıraktığı silah, cephane ve savaş malzemesini, ölülerini, sürü sürü esirin, kafilelerle geriye götürülmesini gördükten sonra çok duygulanmış ve yanındakilere: "Bu manzara insanlık için utanç vericidir. Ama biz burada vatanımızı savunuyoruz. Sorumluluk bize ait değildir..." demiştir... Ve akabinde şu emri verir: "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!.." Bu emir doğrultusunda 3 koldan

“Dolaştım Türkiye’yi sokak sokak / BAHA AKINER

"Dolaştım Türkiye'yi sokak sokak. Çocuklar gördüm; saz benizli, sıtmalı. Çocuklar gördüm; gamdan, kederden uzak. Dedim: İnsan her yaşta çocuk olmalı. Her şeye rağmen güzel yaşamak" dediği Tarsus'tayım bugün dostlar... Ümit Yaşar Oğuzcan'ın doğduğu, sokaklarında oyunlar oynadığı, kavga ettiği belki, belki uzaktan uzaktan sevdiği birini, o sevdiğine Şiir'ler yazdığı, hayata karıştığı, hayaller kurduğu efsaneler kenti Tarsus'ta... Yüreği pır pır Şiir'le, sanatla ve insana dair hangi güzellik varsa onlarla atan güzel insanlarla. Tarsuslu dostlarla... Ahmed Arif'e "Dağların şairi" derler ya, Nâzım'a "Şehirlerin şairi", Ümit Yaşar ki; kasabalardan da, şehirlerden de aynı şekilde yankılanan ve hayatın sesini açıkça haykıran Şiir'lerin sahibi... Bazen bir fabrika işçisinin Aşk'ını, bazen bir şairin dayanılmaz yalnızlığını, bazen de bir kadının anneliği aynı güçlü tonla haykırabilen, "İnsan, sevebildiği kadar insandır" diyen ve bunu

”Özgür ruhlu yazar”…Ernest HEMINGWAY / BAHA AKINER

Her 17 Ağustos’da, yitip giden ve arkasında kalan can’ların yanı sıra; yavrusunu büyütemeyen anneler, anneyle hiç göz göze gel(e)meyen ceninler de gelir aklıma… Düşlerinden vurulan, hiç doğmayan bebekler. Hiç başlamamış, yarım kalmış hikâyeler… Her 17 Ağustos’da dostlar; Ernest HEMINGWAY de gelir aklıma… Ve HEMİNGWAY’in yazdığı; dünyanın en kısa, en acıklı hikâyesi: “Satılık bebek ayakkabıları. Hiç giyilmemiş…” *** Buyurun size; başına pişmiş tavuktan daha fazla olay gelen, hastalıklarla ve ilginç olaylarla dolu ama dolu dolu yaşanılan ve intiharla sona eren bir ilginç yaşam hikâyesi: 2 Temmuz 1961, Pazar.. Kimilerine göre Amerika’nın en büyük, kimilerine göre ise en dâhi gazeteci – yazarı; ağzına dayadığı bir av tüfeğiyle, yaşamına son verir… Bu bir Ernest HEMINGWAY hikâyesidir dostlar. Bu bir Ernest HEMİNGWAY’in hikayesinin ta kendisidir… *** Bu bir kaza mıdır? Yoksa intihar mı? Yoksa

Frida KAHLO/ Baha Akıner

Bugün dünyanın en bilinen ressamlarından biri doğdu dostlar. Bugün; resimlerinin yanı sıra daha çok inişli çıkışlı özel yaşamı ve politik görüşleri ile tanınan, yirminci yüzyılın popüler kültür ikonu haline gelen ressamı Frida Kahlo doğdu. 6 Temmuz 1907’de, Meksiko’nun güneyindeki Coyoacán şehrinde… Gerçek adı Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon… Resmi kayıtlarda doğum tarihi 6 Temmuz 1907 günü gözükmesine rağmen, doğum tarihini Meksika Devrimi'nin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 günü olarak dile getirir Frida. Böylece yaşamının modern Meksika'nın doğuşuyla birlikte başlamış olduğunu da iddia eder… *** Frida, annesinden çok babasına bağlıydı. Babasının sanatçı yönü ve felsefeye düşkün oluşu, çocukluğundan itibaren Frida’nın karakteri üzerinde hep etkili olmuştur… Hem içine kapanık hem de hareketli bir çocukluk geçiren Frida Kahlo, hayatının en önemli olaylarından birini henüz 6 yaşındayken yaşar. Henüz 6

Ekranlarda hep ölüm haberleri! / BAHA AKINER

Ekranlarda hep ölüm haberleri! Nice ocağı sönen yuvalarda, gökyüzüne çıkıp kaybolan ağıt sesleri... Hırsızlıklar, arsızlıklar, haksızlıklar; sonra da, "Hayırlı Cuma'lar!" Zaman akıyor an be an! Yaşamacasına yaşamalı ya hayatı; sevilmeyi beklemeden, sevilir miyim demeden sevmeli. Temmuz ayına girdik dostlar... Haziran gibi, Temmuz da acılarla doludur. Hem de ne acı! 2 kelime söylesem size; öyle ağır ki, Madımak Katliamı… Behçet Sefa AYSAN, Asım BEZİRCİ, Nesimi ÇİMEN, Hasret GÜLTEKİN, Uğur KAYNAR ve nice canlar Madımak’ta diğerleri gibi cayır cayır yandılar… Katlettiler, yaktılar! Temmuz ayında aramızdan ayrılan diğer yazın ustaları şairler Muzaffer Tayyip USLU, Aziz NESİN, Rıfat ILGAZ, Refik Halit KARAY, Ahmet Kutsi TECER, Suat DERVİŞ… Yıllardır aydınlarımızı, sesini çıkaranı, düzene uymayanı, biat etmeyip dik duranı yakmış-yıkmış, katletmiş de caniler; yurdumun bu alın yazısı hiç bitmemiş… Bu bir Cuma Edebiyat yazısıdır

“30” diyorlar adına ama yine, BAHA AKINER

“30” diyorlar adına ama yine, yeniden 31’e bağlanan bir Mayıs sabahından merhaba dostlar. Başı Mayıs, sonu Haziran olan haftanın başından! Yaşadığım çılgın gecenin ardından hem de… Üzerinize afiyet, dün gece âlemlere aktım efenim. Akşamüstünden başladı bu sefer. Serkeş bir hayat sürüyorum sanırım. Biraz dinginleşmem lazım. Bu bohem yaşam tarzı nereye kadar? Havalar da ısındı coğrafyada, balkon sezonu açıldı anlayacağınız. Balkonda başladı akşamüstü maceram. Kalan 160 derece kimin umurunda; 20 derecelik geniş açıyla deniz görür balkonumdan, akşam karanlığında; denizi görmeye çalıştım önce. Karanlıkta bir türlü göremeyince, sabaha bıraktım, bu muhteşem haz veren eylemi… Çaydı, meyveydi çılgınlıklar devam etti. Çayı bu sefer, ellerim yanma pahasına, kulpsuz bardaktan içtim. Değişik bir deneyim oldu… Yaptığım çılgınlıklar bununla bitmedi tabii! Meyveleri, her zamanki soyduğum yerin tam tersinden soymayı denedim. Tam

Ne mutlu Türk’üm diyene… / BAHA AKINER

Eskidendi, çooook eskiden. Ya bin yıl geçti üstünden, ya yüz yıl. Evet evet; bir asır olmalı, tam bir asır. Bizim en afilli gençliğimizde mi desem, en hakiki çocukluğumuzda mı? Ya da biraz daha abartsam, anne - babalarımızın çocukluğuna mı uzansam? Yani bin yıl önce belki anlayacağınız bugünkü hikâyemiz. Tam da günü ya; hiç unutmam, 1900'lü yıllar efenim... Şimdiki nesil bilmez; "Gençlikten Atatürk Sevgisiyle Cumhurbaşkanı'na" yazan ve "Sevgi Bayrağı" olarak adlandırılan dev bir bayrak; Kurtuluş Yolu'ndaki, Tütün İskelesi'nden karaya çıkarılarak, Samsun valisine verilir(di)... Ve o bayrak, Cumhurbaşkanı'na sunulmak üzere genç atletlere teslim edilir(di)... Samsun'dan yola çıkarılarak; Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Kırıkkale'den sonra 19 Mayıs Törenlerinde, Ankara'da Cumhurbaşkanı'na sunulur(du)... Cumhuriyet'le yaşıt olan bu kutlamalar; sadece Cumhurbaşkanı'nın katılımıyla, Ankara'da gerçekleşmekle sınırlı kalmaz,