Mutlu Aşk Yoktur – Louis AragonMutlu Aşk Yoktur – Louis Aragon / BAHA AKINER

Sosyal Medyada Paylaş

3 Haziran 1963, Pazartesi… Herhangi bir haftanın başı belki… Ama bir dönemim sonu… Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada etkisi büyük olur Usta’yı kaybetmenin… Sadece Türkiye’dekiler değil, tüm dünya ajansları bahseder de tüm dünya yazın insanları hisseder Usta’yı kaybetmenin acısını…

3 Haziran 1963, Pazartesi… Herhangi bir haftanın başı belki… Ama bir dönemim sonu…

Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada etkisi büyük olur Usta’yı kaybetmenin… Sadece Türkiye’dekiler değil, tüm dünya ajansları bahseder de tüm dünya yazın insanları hisseder Usta’yı kaybetmenin acısını…

Nâzım, o gün Moskova’da, Vera’nın yanı başında, kapısının önünde gazeteleri alırken yığılıp fatih escort esmer kalmış da, ölüvermiştir oracıklarda… Vatanından çoook uzakta…

Azime KARABULUT’un, Hasan Hüseyin KORKMAZGİL’e giden yolu mesela, o gün bağlanır bir Uşak evinin bahçesindeki radyodaki Nâzım’ın ölüm haberine…

Can YÜCEL’in İngiltere’de BBC Radyo’daki haber bülteni önüne konduğunda, “Bugün Nâzım ölmüş. Ben bunu nasıl söylerim, nasıl anlatırım öldüğünü? Okumuyorum haberi. Çalışmıyorum bundan sonra da…” deyip stüdyonun kapısını kilitleyip kafayı çekmesi… Ardından İngiltere’den Türkiye’ye dönmesi o gün başlar yine…

Ahhh, o 3 Haziran 1963 Pazartesi, sabah saatleri Moskova…

Dünya yazın dünyasına bomba gibi düşer de kayıp haberi; daha neler neler, bir milat gibi etkisi olan türlü çeşitli olaylar…

Pablo NERUDA’nın, dostu Nâzım’ı kaybetmesinin üzüntüsünü dizelere döktüğü Şiir… Yine bir dünya yazın Usta’sı; Şair, Yazar, ülkemizde “Mutlu Aşk Yok Ki” Şiir’iyle çokça tanınan Louis ARAGON’un, dostu Nâzım için kaleme aldığı kaynarca kondomsuz kalan escort yazı gibi tüm dünyada ‘Nâzım’a – Nâzım için yazılanlar…’

***

6 Haziran 1963…

Pırıl pırıl güneşli bir Paris sabahı… 3 Haziran Pazartesi’den bu yana Louis ARAGON; yüreği buruk, tir tir titrediği bir soğuğu yaşamakta… Kaç günden beri kafasının içinde yaşadığı, düşündüğü şeyleri başlar yazmaya… Önce adını koyar yazısının… Kaç günden beri beynini tırmalayan, düşündüğü bu cümledir çünkü: Bir Ağaç Gibi Devrildi…

Buyurun yazıya:

“Hayır, yazamam… Şimdi olmaz, rica ederim… Bırakın benim için bütünüyle ölsün… Yoksa daha önce, altmış yaşındaki bu delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapishanenin, ne hastalığın, ne yaşın etkileyebildiği bu insan içimde yaşadıkça hiçbir şey yazamam… Şimdi olmaz…

Daha sonra, söz veriyorum size yazacağım… Hatta bu dergide, daha başka bir konu üzerinde, ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim… Pentecote yortusu için sayfiyeye giderken Cumartesi sabahı satın aldığım “Znamia” dergisinin son sayısını da götürmüştüm. Dergide Nâzım’ın, “Les Romantiques” “Romantikler” adlı romanının son bölümü vardı. Yortu sırasında herkes O’nun değil Papa XXIII Jean’ın ölümünü bekliyordu her saat radyolarının başında. Ve Pazartesi sabahı daha yaşıyordu…

Nâzım’a gelince, hiçbir şey bizi uyarmamıştı. Can çekişmedi. Şöyle ayakta bir merdiveni çıkarken ansızın ölüverdi. Yaşarken öldü. Bir ağaç gibi devrildi. Bırakın da benim için bütünüyle ölsün. O zaman yazarım derginize uzun uzun. Benim için, başkaları için, ne anlam taşıdığını burada yazarım. Belki gelecek ay, yaza kadar izin verin bana. Temmuza kadar izin verin… Bundan 18 yıl önce hapishanede büyük Türk mistiği Mevlana Celaleddin ya da İranlı Ömer Hayyam gibi Rubai biçiminde yazdığı şu dört mısra bir kehanet olmaktan çıktıklarını anlatacak kadar vakit bırakın bana:

“Paydos” – diyecek bize bir gün tabiat anamız;

Gülmek, ağlamak bitti çocuğum.

Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak;

Görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat…”

O Pazartesi günü, sabah, O’nun düşüşünden bir iki saat sonra, telefon… Nâzım. Ey ölüm, günümüzde ne de hızlı gidiyorsun! İki saat bile geçmeden bütün Avrupa’yı geçmiş beni aramış Yuelines’ların evinde bulmuş, yüreğimi işlemiştin. Ey ölüm… Telefonla gelen, görünmeyen, düşünülmeyen, daha bir sözcükten, bir addan başka bir şey olmayan ölüm ve hayır diyorum… Nâzım olmaz… Evet. O Nazım… Ta kendisi, başkası değil… Bütün insanlar gibi O da… Ve şiirindekilerden bir çocuğu anımsadım:

“Recep damdan düşer gibi karıştı söze:

‘Harbe girdiğin zaman;

Bir gâvur öldürüp,

Bir yudum içersen

Kanında korku kalmazmış….’

Ben O’nun kanından bir damla içmeyeceğim… Konuşmayan… Uçsuz bucaksız hayat… Nâzım, senden bana ilk 1934’de söz ettiler, sen hapisteydin. O zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl…

1950’de, bizler, yani Türk halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldım. Ama bu yıl, sabırsızlığından, Temmuzu bekleyemedin… Hapishane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu… On üç yıl, çok şey… Hapishane dışında öldün. Bu da çok şey… Çünkü öldün. Bu fikre alıştıracağız kendimizi. İnsan Manzaraları’nı sensiz hayâl etmeye çalışacağız… Senin deyiminle, “Manzarayı bu ağaç olmadan hayâl etmeye çalışacağız…” Uçsuz bucaksız hayat’ı…”

***

Dedim ya: Ülkemizde “Mutlu Aşk Yok Ki” Şiir’iyle çokça tanınan Louis ARAGON; 3 Ekim 1897’de, Paris’te doğar. Dada akımının öncülerinden… Sonrasında da, 20. yüzyılın en önemli Şiir akımı olan ‘Sürrealizm’in kurucularından… “Le Paysan de Paris” adlı romanı, gerçeküstücülüğün en güzel örneklerinden biri olarak gösterilen ve Şiir, roman, eleştiri, deneme, çeviri olarak 61 kitap yazan Louis ARAGON bugünkü konuğumuz dostlar…

Şiir’le ilgili bir soruya şöyle cevap verir bir röportajında: Şiir’in gizemi ezgidedir…

Ardından başlar Şiir’den bahsetmeye:

“Şiirden, fizik ya da marangozluktan söz eder gibi konuşan insanlar vardır ve bunlar; sözü aldıklarında, “bakın bu olmamış, bunun yetkinliğini kanıtlayacak hayâl gücü, bu işin üstesinden gelemiyor” diye, ya da, “bu masa sallanıyor, üzerine dayanılmaz, üstüne bir çiçek vazosu bile konulmaz” demekten öte gidemezler…

Şiirden, büyü ya da dinden söz eder gibi konuşan insanlar vardır ve bunlar; olsa olsa, gizemli olma gizemliliğin özünde dolaşırlar. Fakat bu, neden ileri gelir bilinmez diyebilirler. Ya da cübbeleri, eteğini kaldırma savındakilerin, kutsallığa karşı saygısızlığından dem vururlar…

Şiir üzerine konuşan ciddi insanlar olduğu kadar, ciddiyetten uzak kişiler de vardır. Onları yargılamakla uğraşacak değilim…

Tüm şiirlerin akıldışı olduğuna katılıyorum. Artık bunun karşısında şaşkınlık duymayanlar, şiiri gerçekten duyabilirler mi hiç? İnsanoğlunun en büyük yaratılarından biri olan bu akıl almazlık, bilgi nesnesine dönüşmekle kendi kendisini yitirebilir mi? Değişik yönlerden beni inandırmaya çalıştıkları şey, hiç kuşkusuz bu olsa gerek. İnsana ait tüm nesneler gibi, şiirin de eskidiği ve yaşayan her varlık gibi kendi kendisini yenilediği gün gibi ortadayken; kim bilir, hangi ebedi şiir adına yapıyorlar bunu?

Şiir durağanlaştığında, bir bilgi nesnesine dönüştüğü kuşku götürmez. Fakat benim asıl suçlandığım şey, şiirin izlediği yolun ve ölümsüzlüğünün süregidecek bir gizemi oluşturmasına kayıtsızlığımdır…”

***

19 yaşında annesinin ısrarıyla girdiği Tıp Fakültesi’nde 5 yıl okuduktan sonra okulu bıraktı. 1. Dünya Savaşı’nda orduya çağırıldı. Orada aldığı tıp eğitimi sayesinde 2. dereceden doktorluk yaptı. Savaştan döndükten sonra edebiyat çevresinin içinde buldu kendini. Renk ahenk kravatları, nükteli ve küstah konuşmalarıyla dönemin tipik züppelerinden biri olarak görülen Louis ARAGON, kendisiyle aynı özelliklere sahip arkadaşlarıyla sürdürdükleri bohem hayat o yıllarda kurulmuş. Bu durum, Fransız Komünist Partisi’ne kabul edilmemelerine neden oldu…

Hep birlikte gerçekleştirdikleri mücadeleleri sonucunda Komünist Parti’ye üye olurlar. O dönem sevgilisi olan Nancy CUNARD’ın bir caz piyanisti yüzünden kendisini terk etmesi nedeniyle aşırı dozda ilaç içerek intihar etmeye kalktı…

Fakat ölmedi… Daha yaşayacağı günler ve yazacağı yazılar, Şiir’ler vardı… 1928 yılında Rus yazar Elsa TRIOLET ile tanıştıktan sonra geri kalan hayatı boyunca hep O’nun için Şiir’ler yazacağını düşünüyordu. TRIOLET ve ARAGON Fransız anti-faşist hareketinde görev  aldılar. Evlendiler…

42 yaşındayken, İkinci Dünya Savaşı’na, işçilerden oluşan büyük bir grupla yeniden cepheye gitti. Almanlara esir düştüyse de kaçmayı başararak canını kurtardığında ikinci kez savaş madalyasıyla ödüllendirildi. Savaş sonrası Şiir’leri artık elden ele dolaşıyordu. Artık bir efsaneye dönüşmüş olan Aşk’ını da ölümsüzleştiriyordu Şiir’lerinde. Ve savaşla, devrimle, direnişle yanan zihinleri de Aşk’la aydınlatıyordu…

“İstediğiniz ne zaferdi, ne gözyaşı.

Ne hüzünlü org, ne papazın son duası!

On bir yıl nedir ki, on bir yıl…

Yaptığınız, kullanmaktı silahlarınızı.

Ölüm gözünü kamaştırmaz partizanın.

Asıldı yüzleriniz tüm duvarlara.

Gece ve sabah karasıydınız; korkutucu, süzgün…

 

Bir afiştiniz, kızıl bir kan lekesi gibi.

Adlarınızı bile söylemek öylesine güçtü ki.

Gelip geçende dehşet etkisi yaratın istediler.

Sizi kimse Fransız olarak görmez gibiydi.

Gün boyu bakmadan geçti gitti insanlar.

Kimi parmaklar durmadı ama karartmada,

‘Fransa için öldüler’ yazdı afişe…”

***

Aslında Louis ve Elsa mutlu Aşk’ı temsil ediyorlardı. Yani herkes böyle zannediyordu. 42 yıl evli kaldılar. Gerçeği anlamak için de sadece birlikte oldukları zamana değil, sonrasına da bakmak gerekiyormuş demek. Ki, bu en büyük dramlardan biridir dostlar… Boşuna dememiştir ARAGON, “Mutlu Aşk Yoktur” diye…

İşte buraya dikkat!!! ARAGON, eşi Elsa kâlp krizinden öldükten sonra çekmecelerini boşaltırken bir liste bulur… ARAGON’un tanımadığı kişilerin olduğu listede; ya Elsa’ya âşık olan erkeklerin adları yazılıdır, ya da Elsa’nın birlikte olduğu erkeklerin… Kim bilir?

ARAGON ki; büyük Şair-yazın insanı, hayatı ülkesi ve inandığı değerler için siyasi mücadelelerle geçmiş cesur bir adam. Halkının taptığı bir kahraman… İşte o ARAGON, Elsa’ya sırılsıklam âşık ARAGON, O’ndan başka hiç kimseyi düşünmeyen ve Elsa’ya Sevgi’sini, geleceğini, benliğini veren ARAGON; o listeyi bulduğu andan itibaren, hayatının sonuna kadar Elsa’nın kendisini aldattığına inanır… Tekrarlıyorum dostlar: Bu, büyük bir dramdır…

Mutlu Aşk Yok Ki Dünyada

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman.

Ne gücünü, ne güçsüzlüğünü, ne de yüreğini.

Ve açtım derken kollarını, bir haç olur gölgesi.

Ve sarıldım derken mutluluğuna, parçalar o şeyi.

Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an.

Mutlu aşk yoktur…

 

Hayatı bu silahsız askerlere benzer.

Bir başka kader için giyinip kuşanan.

Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan.

Onlar ki; akşamları aylak, kararsız insan.

Söyle bunları hayatım! Ve bunca gözyaşı yeter.

Mutlu aşk yoktur…

 

Güzel aşkım, tatlı aşkım, kanayan yaram benim.

İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi.

Ve onlar bilmeden izler, geçiyorken bizleri.

Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri.

Ve hemen can verdiler, iri gözlerin için.

Mutlu aşk yoktur…

 

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye.

Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek.

En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek.

Bir ürperişi, nice pişmanlıkla ödemek;

Nice hıçkırık gerek, bir gitar ezgisine.

Mutlu aşk yoktur…

 

Bir tek aşk yoktur, acıya gark etmesin.

Bir tek aşk yoktur, kâlpte açmasın yara.

Bir tek aşk yoktur, iz bırakmasın insanda.

Ve senden daha fazla değil, vatan aşkı da.

Bir tek aşk yok; yaşayan, gözyaşı dökmeksizin.

Mutlu aşk yoktur ama

Böyledir ikimizin aşkı da…

Halbuki; bu Şiir’inin öncesinde “Elsa’ya Şiirler” başlığında, Elsa’yı ne kadar çok sevdiğini birçok Şiir’inde dizelere dökmüştü Louis ARAGON… Mesela tam da otuzuncu yılında ilişkilerinin, İşte Otuz Yıldır” adını verdiği Şiir’inin de sahibi, diğer tüm Şiir’lerinde olduğu gibi Elsa’ydı… Elsa’ya yazılmıştı…

“Açan göğüm, çiçeklerim.

Ey aklım, ey çılgınlığım.

Mayıs ayım, ezgilerim.

Cennetim, yangınım benim.

Elsa; yaşamım, evrenim…”

***

Ne dersiniz dostlar? Farklı farklı düşünenleriniz illa ki çıkacak ama eğer Şiir’lerde yazdığı ya da dostlarının tanık olduğu kadar mutlu bir Aşk yaşamış olsalardı, ARAGON o listeyi bulduğunda yıkılmaz, aksine güler geçerdi…

Zor olan kısım; ölen birinin arkasından, ona doğruları soramadığı için kafanda soru işaretleriyle kalakalmak… Hem de ömrünün sonuna kadar…

Zaten Elsa’nın günlüğünün sonunda yazan şu cümle her şeyi açıklamıyor mu?

“Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum…”

Defterdeki o isim listesini bulmasının ardından ARAGON’da çok radikal değişiklikler gözlenmeye başlanır. ARAGON; o koyu renkli ciddi takımlarını bir kenara bırakıp, gösterişli kıyafetleri, sarı çizmeleri, göz alıcı trençkotları, kovboy şapkasını andıran şapkaları ve uzun saçlarıyla yepyeni biri olmuştur artık. Bu O’ndaki değişikliğin görünen kısmıdır. Ya görünmeyen ya da tam olarak fark edilmeyen kısmı ne diye soracak olursanız: Görünmemesi için çaba da sarf etmiyordu gerçi. Louis ARAGON’un cinsel tercihleri bile değişmiştir…

Elsa’nın ölümünden sonra 12 yıl daha yaşayabilir şu garip dünyada Louis ARAGON… 24 Aralık 1982’de, 85 yaşında, Paris’te hayata gözlerini yumar… Ölümünün ardından Fransız hükümet yetkilileri, Louis ARAGON’un Elsa’ya olan Aşk’ına duydukları saygıyla özel bir yasa çıkartırlar… Ve yan yana yatmaya başlarlar aynı bahçede, mezarlarında, ebedi istirahatgâhlarında… Orada var mıdır ‘Mutlu Aşk’, bilemem… Ve uzanırlar sonsuzluğa…

Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…

 

Bir cevap yazın