Haşmet taşa vurdu! YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

*- Polislerimizin de mutlaka ve mutlaka ‘sağlık güvenlikleri’ sağlanmalı. Maske ve kolanyanın dışında özel teçhizatla donatılmalıdır…

*- Tüm ailelere mutlaka; kira yardımı, gıda yardıma ve biner lira özel harcamaları için katkı sağlanmalıdır. Su ve elektirik unutulmamalıdır.

*- Bir ‘Haşmet’ çıktı, hekimleri moral için alkışlayanları alkışladı. Ama o da ne, Reis de bizimle birlikte oldu… Bakalım sonucu ne olacak?

*- Bir kişi daha çıktı ‘Doktorları alkışlamayacağım?’ diye… Okuyanca hak vereceksiniz…

*- YAŞAR EYİCE

*-

Bugün veya yarın büyük olasılıkla tüm doktorlar sahada yani hastanelerinde olacak…

Çünkü kitler uygulanmaya başlandı.

Bu da yine büyük olasılıkla hasta sayısını arttıracak.

Belki de kuluçka dönemi de geçtiği için hasta sayısının dışında ağır vakalarda da patlama olabilecek…

Bunları bir haftayı aşkın sürede karantinada olduğum evimde televizyonları izlerken anlıyorum.

Bu arada kapı çalındı…

‘Yaşar Bey… Yaşar Bey… ‘diye seslenen de PTT memuru idi…

Yazarları arasında olduğum ‘Spor Life’ dergisini getirmişti.

Prof. Dr. Erkan Sevinç’in yönetimindeki derginin yayın danışmanlığını ise Okan Yüksel yapıyor.

Posta ile gönderme nezaketini gösteren ise Görsel Yönetmen Aslı Bulut…

Kapağında ‘Kaf Sin Kaf’ var…

Bana ‘ilaç’ gibi geldi…

Yani sıkılmadan rahatça okuyabileceğim bir eser…

Edward de Bono’nun ‘Kendine Düşünmeyi Öğret’ eserini okuyordum…

Bu kitapta en beğendiğim nokta, giriş bölümünde yazdığı idi.

‘Bu bölümü atlamanızı öneririm. Kitabın geri kalan kısmından daha karışıktır. Ve kitap hakkında yanlış izlenim verebilir.

Ancak bazı okurlar; geleneksel düşünme alışkanlıklarımızın neden mükemmel fakat yetersiz kaldığını öğrenmek için bu bölümü okumak isteyebilirler..’ diyor…

*- Ah Haşmet Ah…

Biz, ‘Akılsız başın cezasını ayaklar çeker!’ deriz…

Bazı atasözlerimiz de yanlış ve hesapsız düşüncelerin, sözlerin, yazışmaların başımızı derde, daha doğrusu ‘b…’a soktuğunu da hatırlatır.

Küçük bir örnek vereyim, son 24 saatten;

Dün akşam face’de de yazmıştım…

Yandaş gazetenin Haşmet yazarı, önceki gece vefakâr Türk insanının sağlık çalışanlarına moral ve destek için yaptığı alkışlama için ‘Bir takım pisliklerin bu alkış kampanyasını nasıl sevinçle karşıladığını da buradan görüyor, izliyorum’ diye tweet atmış.. 

İdris arkadaşımda, ‘Sahibine göre kişneyen bu kişi zaman gelecek; dün gece sevgiyle, saygıyla alkış yapan asil ellerin altında ezilecektir. Yazıklar olsun!’ diye yanıt vermiş…

Bu adam bir noktada bana da çamur atıyor binlerce kişi gibi…

Çünkü; ilk gece de, dün gece de, bundan sonra da her akşam saat 21.00’de pencereye çıkıp alkış tutacağım…

Kimin gibi;

Reis gibi!

Reis’i biliyorsunuz; AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan…

Haşmet ve onun gibilerin attığı tweet’in akşamı Reis de eşini aldı ve bize, yani alkış tutanlara katıldı…

Üstelik kameralara bir iki söz de söyledi bizim düşündüğümüz gibi…

Bakalım bu ‘Haşmet!’ ya da onun gibi yalakalar bugün ne yapacaklar?

Sanıyorum;

‘Tuh baltayı taşa vurduk!’ diyordur…

Ama bu güne kadar çok dönek gördüğümüz için, o da ‘Yanlış anlaşıldım, benim sözüm şunlara..’ diyerek aklınca kendini sıyırmak isteyecektir…

Ama ‘kara leke’ ne yaparsa yapsın temizlenemez…

Bence o doktorları dinleyip temizlik için kostik asit, ya da herhangi bir deterjanı da kullanabilir…

Nedide Hanım, ellerimizi temizleye temizleye avuçlarımızın içinde lise yıllarındaki kopyalar çıktı, şeklinde bin ironi yapmış….

Tam toparlayamadım ama özeti böyle…

Bu akşam saat 21.00’de yine…

Kaç aydır işsiz, ev sahibinin desteği ile yaşamını sürdürmeye çalışan komşum Sibel Eryılmaz ile telefonla hal hatır sorarken,  ‘Keyifsizim… Akşam sizin alkışlarınızı duyunca zorlukla pencereyi açtım ve size eşlik etmeye çalıştım!’ dedi…

Bu ‘keyifsizlik’ hastalıktan falan değil…

Memleketimizin, insanlarımızın halinden…

İş yok güç yok…

Yani para da yok!..

Bu nereye kadar gider?

Artık sık tekrarlayacağım;

Devletimizden beklediğim ve istediğim;

Birincisi; ayırım yapmadan herkesin kirasını kriz geçinceye kadar devletimiz ödesin…

İkincisi; Yine hiçbir hane ayırmadan, (zengin- fakir) her haneye bir ay yetecek kadar gıda yardımı yapılsın…

Üçüncüsü; Herkese biner lira maaş ödensin kendine ait özel ihtiyaçlarını karşılaması için…

Askerlere verilen aylık gibi…

Bu yapılmayacak bir şey değil…

Dayanışma duygusu içinde sanıyorum elinde fazla olan ya da ihtiyacını karşılayanlar paylaşmayı, dağıtmayı bileceklerdir.

Sanayici ve ihracatçıya verilecek 100 milyar lira bu iş için ayrılmalı…

İhracat yapan zaten işini bilir…

Öncelik işsizler ve aybaşının gelmesini istemeyenler için…

Yani hepimiz için…

Buna günlük nafakasını temin edenler de esnaf da, kobiler de dahil..

Haberi postacıdan alıyorum…

‘Her yer kapalı, bir iki yerin dışında’ dedi…

Yani benim tezimi de kuvvetlendirmiş oldu…

Ben de ‘Kârdayım!’ dedikten sonra devem ettim:

‘Berbere gitme zamanım geldi ama o kapalı zaten ben de karantinadayım’ dedim…

Gülüştük…

Aklıma geldi, kuaförler – berberler nasıl geçinecek?

Dedim ya ‘kiralar’ devletten..

Baksana ‘gavur’ dediklerimiz ‘Hiç kimse batmayacak!’ garantisi veriyor ülkelerinin insanlarına…

Teferruatı biliyorsunuzdur…

Biz ‘gavur’u bile bilmiyoruz ki…

*- Mösyö Meyer’den ‘gavur!’ sözcüğüne tepki

1970’li yıllarda İzmir’de Fransız Kültür Derneği’nde ‘Meyer’ isminde bir öğretmen vardı..

Mösyö Meyer ile çok iyi arkadaştık…

Çok da iyi Türkçe biliyordu…

Trafik polisleri yakalayınca, ‘Fransızca ve İngilizce’ konuştuğunu anlatıyor ve cezadan kurtulduğunu anlatıyordu…

O yıllarda yabancı dile bilenler çok azdı…

Trafik polisleri, Meyer ile anlaşamayınca, ‘Bırakalım bu Gavur’u gitsin!’ diyorlarmış zaman zaman…

O da en fazla ‘gavur’ sözcüğüne kızdığın ve taktığını belirtiyordu…

‘Ben Gavur değilim!’ diyordu…

Sonra ‘Gavur allahsız demektir. Benim Allah’ım var!’ diyerek bir noktada sözcüklerin manasını bilmeden kullandığımızı yüzümüze vuruyordu…

*- PTT memurlar ve polislerimiz…

Mahallemizin neredeyse tamamını ismen tanıyan sevimli PTT memurumuzda ‘güvence’ olarak elindeki eldivenler vardı…

Umarım yeterli kalır…

Dün akşam akrabam olan bir polis müdürüne şu mesajı geçtim:

‘Sağlıkçılar kadar tüm polislerimizin de mutlaka ve mutlaka sağlık güvenliklerinin sağlanması lazım.

Maske ise maske…

Kolonya ise kolanya…

Kıyafet ise kıyafet hemen tedarik edilmelidir…’

Unutamadığım sahneler var:

Konya’da, Umre dönüşü Karantinaya alınmak istemeyen bir kadının ‘Ben hasta isem sende ol!’ diyerek polisimizin yüzüne tükürmesi…

Emir ile karantinaya götürülenlerin otobüsün önünü kesen ve içeri girip iki kişiyi tecritten alan polislerimiz..

Ve de ‘Bezim de ailemiz var!’ diyerek dikkat çekmek isteyen mali müşavir ve muhasebecilerin kollarlına girerek bunları nezarete götürenler…

Bire bir yakın temastalar…

Ya bu polislerimiz, postacılarımız virüsü kaparlarsa…

Hekimler açıklıyor:

Bir yıldan önce aşısı bulunmaz…

Şu anda tesir etkili ilacı da yok…

‘İyi gelir’ düşüncesiyle başka hastalıklarda kullanılan bazı ilaçlardan medet umuluyor…

Ya akademisyenlere ne demeli?

Öğrenciler yok!

Üniversiteler kapalı…

Onlar toplu taşım araçları i lle gidiyor ve mesai saatlerinin dolmasını bekliyorlar…

Yani hayatları riskte…

YÖK hemen bugün buna da çare bulmalı…

Akademisyen yetiştirmek kolay mı?

*- 3 dakika alkışlamayacakmış!

Ben önce Okan Bektaş Yıldırım’dan aldım …

Dikketimi çekti ve hak verdim…

Başlık şu:

‘Ben bu akşam üç dakika boyunca hekimleri alkışlamayacağım…’

Acaba Haşmet efendi ve onun gibi düşünenlerden biri mi yazmış?

Okuyalım anlarız;

‘Dün de alkışlamadım.

Yarın da alkışlamayı düşünmüyorum.

Çünkü ben, hekimleri çok iyi biliyorum.

Onları çok iyi tanıyorum.

Üzerinde beyaz önlüğü, karşıdan gelen bir hekim gördüğümde biliyorum: Tıp fakültesine başladığı andan, hatta hekim olmaya karar verdiği ortaokul/lise yıllarından beri gecesini gündüzüne katmış, hep çalışmış çabalamıştır.

Hem de nasıl bir adanmışlıkla.

Sınırsız, uçsuz bucaksız, her gün yeni bilgilerin eklendiği tıp bilgileri deryasında okuyacakları hiç bitmemiştir.

Emekliye ayrılmak üzereyken bile masasının üzerinde “acil okunacak” bir tomar kitap/makalesi durmaktadır.

*- Karşıdan gelen hekim!

O karşıdan gelen hekim, öğrenciliğinde yaşıtları gülüp eğlenirken “Benim de zamanım gelecek” inancıyla kendini odasına, kütüphanelere kapatıp sabahları bulmuştur kitapların, ders notlarının arasında.

İlk gençlik yıllarında sevgilisiyle el ele gezmek yerine hastane koridorlarını arşınlamıştır.

Sonra bir dönüp bakmıştır ki yaş olmuş 53, ama onun zamanı hâlâ gelmemiştir.

O karşıdan gelen hekim, dar gelirli ailesine uzun, çok uzun eğitimiyle yük olmamak için, ağır eğitiminin yanı sıra ona gelir sağlayacak hiçbir fırsatı kaçırmamış, uykusuz gecelerine yenilerini eklemiştir.

O karşıdan gelen hekim, hamileliğinin son haftalarına kadar çalışmış, ameliyatının doğum izni sonrasına kalmaması için ricacı olan hastalarını kıramamış, sonra karnı burnunda üst üste on bir saat ameliyat yaptığı bir gün kanama geçirmiş, kesin yatak istirahati verilerek, doğum uzmanı doktorundan da iyi bir azar işiterek evine gönderilmiştir.

O karşıdan gelen hekim, küçücük bebeği uyurken sabah altıda acil vakaya çağrılıp hastaneye koşturmuş, bütün gün aklı bebeğinde ve bakıcısında çalışmış, gecenin on birinde yine acil vakadan çıkıp eve gelmiş, uyuyan bebeğini uzaktan öpmek ve koklamakla yetinmiş, çok geceler sessizce ağlamıştır “ben bugün yine bebeğimi görmedim” diye…

O karşıdan gelen hekim hafta sonu, bayram, yılbaşı demeden çalışmış, hasta annesini, babasını, hatta çocuğunu evde bırakıp kendini hastalarına adamıştır. Ya da aylardır görmediği, uzaklarda yaşayan anne babası evine ziyarete gelmiş, o ise nöbeti var diye onları evde bırakıp işinin başına gitmiştir.

O karşıdan gelen hekim; aniden geliveren “geçici görevlendirme” ile ailesini, eşini, çocuklarını bir anda bırakıverip hiç bilmediği, uzaklarda bir yere pat diye gidivermiştir. Bu kararı, bu görevlendirmeyi sorgulamak veya itiraz etmek aklına bile gelmemiştir.

O karşıdan gelen hekim; son bir ay içerisinde, biraz üzgün, ya da yorgun, ya da uykusuz, ya da evindeki sorunlar nedeniyle yüzü asık olduğu için ya da bambaşka lüzumsuz bir nedenden şikâyet edilmiş, uykusuz gecelerinde bir de savunmalar yazmak için daha da uykusuz kalmıştır.

O karşıdan gelen hekimin yine üstüne yürümüştür, bağırmıştır ya da hakaret etmiştir birileri: gelmeyen hastaya reçete yazmadığı için, olmayan hastalığa rapor vermediği için, ya da sadece gözünün üstünde kaşı olduğu için.

O karşıdan gelen hekim; acilde, sekiz saatlik mesai içerisinde, her gün, rutin çalışmanın bir parçası olarak tek başına tam 350, evet, evet, tam üçyüzelli hasta bakmak zorunda bırakılmıştır.

Ya da o hekim, poliklinikte bir günde 100 hastası olduğu gün “bugün sakin geçti” diyerek sevinmiştir.

O karşıdan gelen hekim; çok çalışmış, uzman olmuş, daha da çok çalışmış yan dal uzmanı olmuştur.

Ama gün gelip de çalışmak istediği hastanede sadece uzmanlık dalı kadrosu olduğu için bu kadroya ataması yapılmamıştır.

Ona denmiştir ki: “Sen yan dal uzmanısın. Uzmansın da aynı zamanda ama çok fazla iyisin, çok fazla şey biliyorsun, uzman olarak atanamazsın”.

O karşıdan gelen hekim; gecesini gündüzüne katıp, “kardeşi/annesi/babası” gibi özenle tedavisini sürdürdüğü, kendisine ve yakınlarına özel telefonunu bile verip gece gündüz konuştuğu, bilgi verdiği, sohbet ettiği, hatta evinde ziyaret ederek kontrol ettiği hastasının kendisine dava açtığını hayretle görmüştür.

Günler, geceler boyunca huzursuz olmuş, uykusuz kalmış, bir kusurunun olmadığını, yaptığı her şeyin tıp standartlarına uygun olduğunu kanıtlamak için aylarca, yıllarda mahkemelerde “süründürülmüştür”. Aylarca “acaba hapse girer miyim, meslekten atılır mıyım” korkusuyla kıvranmak zorunda bırakılmıştır.

O karşıdan gelen hekimin suratına yumruk atılıp burnu kırılmıştır, kafasında kaldırım taşı parçalanmıştır, gebe haliyle sırtından bıçaklanmıştır, mesai yaparken odasında öldürülmüştür, o yoksa onun yerine eşi öldürülmüştür.

*- Borç nasıl ödenir?

Ben dedim ya, hekimleri çok iyi tanıyorum, çok iyi biliyorum.

Toplum olarak onlara borçluyuz.

Yoğun eğitimle geçen yılları, her bir hasta için ayrı ayrı hissettikleri stresi, gerektiğinde ailelerinden, çocuklarından vaz geçerek yaptıkları fedakârlıkları, uykusuz geceleri, erken biten hayatları borçluyuz onlara. Öyle bir gün, üç gün, her gün alkışlamakla bu borç ödenmez.

Bu borç saygıyla ödenir, bu borç gönül alkışıyla ödenir…

Bu borcun sadece bu kriz zamanında değil, her zaman ödenmesi gerekir…

Bu borç öyle kolay kolay ödenmez…

Ben, dediğim gibi, bu akşam ve diğer akşamlar hekimleri alkışlamayacağım.

Onları her gün, her yaptıkları işte, her yazdıkları reçetede, her girdikleri ameliyatta alkışlayacağım.

Umarım hepsi haklarını bize helal ederler…’

Yazıyı kaleme alan; Av.Dr Neval Yılmaz!…

Kendisi; Hukukçu hekimler enstitüsü Genel sekreteri..

Ve yazının altında şu notu var:

NOT: Bu yazıda verilen örneklerin hiçbiri hayal ürünü değildir. tamamı gerçektir.

*-

Yaşar EYİCE0532 781 95 18E-Posta:yasar.eyice@gmail.comve yeyice@mynet.comTwitter: @Yeyicee
Facebook:  yasar.eyice.311

Bir cevap yazın