Buradasınız
Anasayfa > KÖŞE YAZARLARI > Bazen bir şairin adı geçince, hemen O’nun çok bilinen bir şiirini anımsarız… / BAHA AKINER

Bazen bir şairin adı geçince, hemen O’nun çok bilinen bir şiirini anımsarız… / BAHA AKINER

Sosyal Medyada Paylaş

Bazen bir şairin adı geçince, hemen O’nun çok bilinen bir şiirini anımsarız…

Yahya Kemâl adını duyunca “Sessiz Gemi”yi, Ahmet HAŞİM’den söz edilince “Merdiven”i…

Cahit Sıtkı’yla “Otuz Beş Yaş” şiiri neredeyse özdeşleşmiştir…

Orhan Veli; “İstanbul’u Dinliyorum”,
TANPINAR; “Bursa’da Zaman”,
Turgut UYAR; “Göğe Bakma Durağı”,
Edip CANSEVER; “Çağrılmayan Yakup”,
Attilâ İLHAN; “Ben Sana Mecburum” şiirleriyle anımsanır ilk başta…

Örnekleri çoğaltabiliriz elbette…

Cahit KÜLEBİ’nin adı geçince “Hikâye”nin ilk mısraları, Ahmet Muhip DIRANAS’’tan söz edilince “Fahriye Abla”nın hemcinslerini bile kıskandıracak güzelliği, kadınlığı…

DAĞLARCA adı geçince de “Kızılırmak Kıyıları…”

Şairlerin, özellikle bir iki dizesi çok daha öne çıkan şiirleri de vardır:

“Ah, kimselerin vakti yok,
Durup ince şeyleri düşünmeye…” dizelerini duyduğumuzda bu dizelerin Gülten AKIN’ın dizeleri olduğunu hemen anımsarız da, çoğu kez “İlkyaz” şiirinde yer alan dizeler olduğunu bilemeyebiliriz…

Fakat

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak.
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…” açıkça haykırır bize, hem Ahmet Haşim’i hem en bilinen şiiri “Merdiven”i…

***

Bugün bir şair öldü dostlar. Hem öyle böyle bir şair değil! “Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek” prensibinden hareket eden ve günümüz Türkçesine “Geleceğin Şafağı” olarak çevrilen Fecr-i Ati edebiyat akımının öncülerinden; 1908 Özgürlük Bildirisi’yle Servet-i Fünûn dergisinin çevresinde toplanan gençlerin kurduğu edebiyat topluluğun en önemli üyelerinden, şair, yazar Ahmet Haşim öldü…

Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemâl Beyatlı ile birlikte Türk Edebiyatı’nın Dört Aruz’cularından biri öldü…

“Akşam Şairi” derlerdi ya adına; 90 yıl önce bugün, 4 Haziran 1933’te, İstanbul Kadıköy’de, kendi evinde…

***

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…”

Ahmet Haşim; şiirlerinde duygu ve düşüncelerini doğrudan değil, dolaylı yoldan anlatmayı tercih eder…

O’nun şiirleri; yaşadığı döneme ait olan Serveti-Fünun ve Fecriati’nin dil özelliklerini yansıtır. Yani günümüzde kullandığımız dile çok yabancı, kök itibariyle içinde çokça Arapça-Farsça sözcük ve tamlamalarla dolu bir dildir kullandığı. Bu yüzden Ahmet Haşim’i günümüz şiir okuyucusu dil olarak anlamaktan uzaktır…

Fakat çağa ve dildeki, yaşamdaki değişime ayak uydurmasını bilen ve bunu başarabilen Ahmet Haşim, mesela “Bir Günün Sonunda Arzu” adlı şiirinde ve ölümüne yakın yıllarda yazdığı “Ağaç”, “Süvari” gibi şiirlerde dil anlayışını değiştirmeye başlar…

Bu dönemde “Güneş rengi bir yığın yaprak”, “Alev gibi dallarda kanlı bülbüller”, “Kızıl havalar” gibi sıfat tamlamalarını çokça kullanarak, şiirde daha çok tasvire ait olan ögelerle söylemek istediklerini okuyucuda çağrışım yaratacak şekilde duyurmaya ve sezdirmeye çalışır…

Bu, O’nun “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” başlığıyla yazdığı “Piyale” kitabına koyduğu ön sözdeki şiir anlayışıyla doğru orantılıdır…

Bu yazısının bir bölümünde Haşim şöyle der: Şair ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şairin dili düz yazı gibi anlaşılmak için değil ama duyulmak üzere oluşmuş, musiki ile söz arasında, sözden fazla musikiye yakın, iki arada bir dildir…”

***

Huysuzdur Ahmet Haşim, toplumdan kopuktur…

Bir gün sevmediği bir arkadaşının hastalandığını söylerler. “Nesi varmış?” diye sorar Usta. Böbreğinde taş var denilir. “Kalbinden düşmüştür” diye cevap verir Ahmet Haşim…

Dediğim gibi huysuz, aksi ve Sevgi’siz göründü ya ömrü boyunca etrafına, tabi ki vardı sebepleri. Dilerseniz gidelim çocukluğuna:

1884 yılında Bağdat’ta doğdu Haşim…

Çocukluğunun tek sevgi kaynağı olan annesini yitirdiğinde sekiz yaşındaydı. Her şey aslında burada başladı. Babası O’na karşı ilgisiz miydi, sertliği, hoşgörüsüzlüğü sevgisizliğinden mi geliyordu, bilmem…

Çağın eğitim anlayışı, baba-oğul ilişkilerinin katı olması, arada hep bir uzaklık bırakılması gerektiği yolundaydı. Annesinin ölümünden sonra babasına sokulamayışının nedeni belki de budur. Anlaşılan, evlerinde ona sevgi gösterecek başka bir kadın da yoktu. Böylece Haşim çok küçük yaşta öksüzlüğü, yalnızlığı tattı…

Babası mutasarrıflık, yani kaymakamlık göreviyle oradan oraya yer değiştirdiğinden, çocuklarını sürekli aynı okulda okutamıyordu. Türkçe öğrenmelerini bile sağlayamıyordu…

Baba, fırsatını bulunca onları İstanbul’a getirdi. Türkçe konuşulan bir ortama soktu. Başka yere atanacağını görünce de Haşim’i Galatasaray’a yatılı verdi. Öğrenciler ona “Arap Haşim” derler, şivesiyle alay ederlerdi…

Çevresinde her şey, dil, ilişkiler, töreler çocukluğunda gördüğünden başka türlüydü. Bu durum O’nda bir içine kapanmaya, yalnızlık duygusunun hüznüne alışmaya, geçmişe özlemle bakmaya yol açtı…

Haşim’in güzel günleri, annesinin yanında geçirdiği çocukluğundaydı. Böyle düşünüyordu… Arkadaş bulmakta, çevresine uymakta karşılaştığı güçlükler yüzünden; oyunlara, sporlara da katılamıyordu…

Fransızca öğrenme çabasına bağlanabilecek kitap okuma merakı, sonunda O’nu güncel Fransız şiiriyle karşı karşıya getirince, bu renkli dünyaya kendini kaptırması, edebiyata eğilim duymaya yönelmesi, tek başına yapabileceği bir işi, bir oyalanma yolunu seçmesi doğaldı…

Öğretmeni Ahmet Hikmet’in bir süre sonra O’nu “Şair” diye çağırmaya başlaması, edebiyat meraklısı arkadaşları arasında bu yönüyle öne çıkması, yalnızlık çeken, Araplığı ikide bir yüzüne vurulup küçümsenen Haşim için çok önemli bir tutamaktı…

Giderek; edebiyat, tek kaygısı oldu. Ama dışa dönük değil, içe dönük bir edebiyat…

Dış dünya ile ancak görünümler, renkler, ışıklar, seslerle ilişki kuran, onları da soyutlayarak, gerçek ilişkilerinden soyarak kullanan bir edebiyat…

İçe kapalı, yalnız, alıngan, acılı Haşim’i, toplum sorunlarından uzak bir sanat anlayışına iten, sadece Fransız sembolistlerinin etkisi değildi, onu “Şair” diye yücelten Ahmet Hikmet’ten gelen etkiler de bu yöndeydi…

Ahmet Haşim, okulu bitirdikten sonra arkadaşları gibi yüksek mevkilere geçemedi. Yarışma sınavlarıyla girilen küçük memurluklar, ek görevlerle geçindi. İşsiz kaldığı oldu…

Hayatı boyunca kendini tanımlarken kullandığı şu cümleleri O’nun bu konudaki duygularını açıkça ortaya koyuyor aslında:

“Ben bir amele gibi her gün yevmiyemi kazanmaya muhtacım…”

“Komadı gitti bu devlet bizi âdem yerine!..”

O, hayatla kavgalıydı aslında…

Biz Ahmet Haşim’i kendi cümlelerinde okumaya devam edelim:

“Kırkını geçmiş bir adamın beyaz saçlarıyla, mektepten henüz çıkmış bir genç gibi hayatını tanzim edememiş bir vaziyette kalışından daha hazin bir şey tasavvur edemiyorum. Bütün nesiller, yanımdan kahkahalar ve şarkılarla geçip gidiyor ve ben dünyanın nimetlerine hâlâ bir dilenci gözleriyle kenardan bakıp durmaktayım…”

***

Çok onurluydu bir yandan. Geçim sıkıntıları yüzünden ona buna boyun eğmek, iş bulmasına aracılık etmelerini dilemek zorunda kalmıştı. Bu durum onu çok sıkmış, kıskançlıklara, kötümserliğe, hırçınlığa itmişti…

Ayrıca, çalıştığı işleri de beğenmez, hep daha iyi işler isterdi. Fakat bunun için çabalamazdı da…

Mesela Fecr-i Atî toplantılarına katılmayışını bir arkadaşı şöyle açıklamıştı: Sanırım, buraya en çok İzzet Melih’le karşılaşmak istemediği için gelmiyor…

İzzet Melih, Haşim’in okul arkadaşıydı. Reji’nin müdürlerindendi. Haşim ise, Reji’de küçük bir memurluğa bir yarışma sınavını kazanarak, Galatasaray Sultanisi müdürü Abdurrahman Şeref’in salık vermesi, Halit Ziya’nın aracılık etmesiyle girebilmişti…

Üstelik Haşim, İzzet Melih’ten daha iyi bir sanatçı olduğunu, daha okul sıralarındayken çevresine kabul ettirmişti. Böyle düşünüyordu…

Sanatçı yeteneklerine toplumun saygı göstermesini, kendisini el üstünde tutmasını bekler, bu yüzden de verilen işleri küçümser, yolunu bulup yükselen arkadaşlarını kıskanır, kötülerdi…

Haşim’deki aşağılık duygusu yalnızca iş yaşamında istediği esenyurt escort yerlere ulaşamamaktan değil, belki daha çok kendini yüzüne bakılmayacak kadar çirkin bulmasındandı…

Arkadaşlarının söylediğine göre fazla çirkin bir adam sayılmazdı ama kendisine bunu kabul ettirmek olanaksızdı. Şöyle sözler ederdi: Dün gece gözüme bir lahza uyku girmedi. Önce şu alnımın çıkıklığını düzeltsem acaba nasıl olurum? dedim. Sonra, baktım ki, burnum da küçülmeye, biçime girmeye muhtaçtır. Haydi onu da yaptım farzedelim. Ya gözlerimin rengini nasıl değiştirebilirim? Ağzımla yanağım arasındaki yara izini nasıl silebilirim? Ya şu, ya bu derken en sonunda bu kafayı dibinden kesip atmaktan başka çare olmadığını anladım!..

Bu sözleri, çirkinlikten yakınma değil de, çok güzel olmamaktan yakınmaydı belki de…

Haşim; aslında her şeyin en iyisini isteyen, yetinmeyen bir kimseydi. Çok iyi bir işte çalışan, toplum içinde çok saygı gören, çok güzel bir insan olmayı özlüyordu…

Cinsel tutkuları güçlüydü ama kendisini hiçbir kadının beğenmeyeceğine inanırdı. Hep birilerine âşık olur, evlenmek isterse de, kadınlara bir türlü yanaşamazdı. Evlilikte aldatılacağını düşünür, özellikle bundan çok korkardı. Nişanlanmak için aracılar koyar, çevresindeki saygıdeğer kimseleri görücü gönderir, nişanlanır, sonra çok sudan bir nedenle nişanı bozuverirdi…

İçindeki korkuları, kaygıları bir türlü bastıramazdı. İç dünyası öylesine umutsuz düşüncelerin etkisi altındaydı ki, genellikle çirkin kadınlara âşık olurdu…

Haşim’in yaşadığı çevrede özlediği şeyleri elde edememesi, gönlünce bir evlilik bile yapamaması; kişiliğini büyük oranda etkilemiş ama onu mistik düşüncelere, öbür dünya kaygılarına sürüklememişti…

Çocukluğunun güzel günlerine duyduğu özlem, “geçmiş özlemi” diye nitelenebilirse de; o daha çok, olmayan bir ülkenin, bir düş ülkesinin özlemini çeker, bunu şiirlerine de yansıtırdı…

Haşim; ölçüsü, kendisi olan kişilerdendi. Kendini seveni sever, sevmeyeni sevmezdi. Övülmek ister, eleştirilmekten hiç hoşlanmazdı. Yaptığı işleri beğenir, yeri geldiğinde bol bol övünürdü. Çevresinden hem ilgi, yardım bekler hem de altta kalmak, borçlu kalmak istemezdi. Yanında bir başkası övülecek olsa hemen kıskanır, huysuzlanırdı…

***

Bütün bunlar Haşim’in bencil, tepeden tırnağa kendine yönelik bir kişiliği olduğunu gösteriyor. Böyle bir insanın toplum sorunlarına ilgi duyması, memleketinin kurtuluş kavgasında yer almak için sonu belirsiz eylemlere sapması beklenemez. Nitekim Haşim pek çok aydın Anadolu’ya geçerken, ya da Anadolu’ya yardım etmenin yollarını ararken, İstanbul’da kalmış, Türk halkının kurtuluş savaşına katkıda bulunmak üzere tek satır bile yazmamıştır…

Abdülhamid döneminde, İttihat ve Terakki döneminde ağır baskılar vardı ama bir Tevfik Fikret yine de onlara karşı çıkan şiirlerini yazabilmişti. Haşim de yazabilirdi. Ne var ki sanat anlayışı o yönde gelişmedi. Buna; herhalde, çağa ağırlığını koyan Türkçülük akımının da büyük etkisi olmuştur…

“Sen ne karışıyorsun, Arap!” denmesin diye, Haşim kendi ülkesinde bir yabancı gibi yaşadı. Nitekim Çanakkale Savaşı üzerine şiir yazmaları için şairler savaş alanlarına götürülüp gezdirilirlerken, Çanakkale Savaşı’na katılmış olan Haşim’i kimse hatırlamamıştı. O’nun gibi alıngan bir insan için ne büyük bir yıkım! O gün hatırlanabilseydi, belki Haşim’in sanatında da değişik gelişmeler görülebilirdi…

Üstünde yaşadığı toprağı benimseyemedi, bir konuk gibi kenarda kaldı, olayları hep uzaktan izledi Ahmet Haşim… Yalnız şunu da belirtmek gerekir: Haşim; yaşadığı koşullar, kişiliğinin olumsuz yönleri yüzünden çağındaki açılıma katılamadı, iyinin, doğrunun, ilerinin savunmasını yapamadı. Ama hiçbir zaman bunların karşısında da yer almadı. Sanat anlayışına sığınıp köşesine çekildi ömrü boyunca…

***

90 yıl önce bugün bir şair öldü dostlar…

Henüz 46 yaşında, 4 Haziran 1933’te İstanbul’da vefat etti Ahmet Haşim. Kendi tabiriyle “Şairlerin en garibi”, Kadıköy’deki evinde…

Vefat etmeden 17 gün önce, 17 Mayıs 1933’de yapar tek evliliğini, bakıcısı Zarife Özgünlü ile…

Ahmet Haşim, “Güzin” diye çağırır Zarife Özgünlü’yü. Arkadaşları sonrasında eşi olacak ve sadece 15 gün evli kalabilecekleri bakıcısı Zarife Özgünlü’yü pek güzel bulmasa da Ahmet Haşim O’nun için “O, bulunmaz bir kadındır, siz onu bilmezsiniz.” der hep…

Öleceği günün yani 4 Haziran 1933 tarihinin sabahında kalkar da,

“Yârin dudağından getirilmiş,
Bir katre âlevdir bu karanfil!
Rûhum acısından bunu bildi!..”

şiirini yazar ve tuvalete gitmek için yerinden doğrulmaya çabalar. Zarife hanım, kıymetli eşi Ahmet Haşim yere çıplak ayakla basmasın diye terliklerini ayaklarına geçirmeye çalışır. Ha ayağına terliklerini geçirdi, ha geçirecek; zor durumdaki Ahmet Haşim, “Aman!” der, “Aman hanım, bırak şu terlikleri!” ve yatağa yığılır, iyi mi…

Son sözleridir bunlar Ahmet Haşim’in. Sözün büyücüsü koca bir şair için ne kadar basit ve ne kadar hüzünlü değil mi?

Eyüp Mezarlığı’nda yatar şimdi ebedi istirahatgâhında. Anısına ve muhteşem üretimlerine saygıyla…

 

 

Bir yanıt yazın

Top