“Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur.
İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar.” denilir.
Ruh sağlığı da bilişsel, duygusal ve davranışsal iyilik halinin olduğu bir olgunlaşma sürecidir.
Kişinin kendisi, ailesi ve çevresiyle kurduğu ilişkiler, hayatın gündelik problemleriyle baş edebilme becerisi ruh sağlığını etkiler.
Aynı vücudunuz gibi zihin ve duygular da zorluklar karşısında denge arar.
Denge bulmakta zorlananlar, yaraları büyük olanlar veya sadece paylaşmak isteyenler her bekleyiş sadece zamandan yer.
Bu sefer kendinizi seçin, çünkü akıl sağlığınız servetinizdir…
Tabii ki, tüm yazdıklarım, yani emeğim bir yanlış tuş ile uçup giderse, ben de Mustafa Foçalı üstadımdan yardım alırım, her zaman olduğu gibi…
*- DOSTUN BÖYLESİ
Ali Güreli zeytinci…
Bu konuda Türkiye’nin en uzman ve sözü geçerli yaklaşık 10 üstattan biridir.
Bazen ironi yaparak, bazen yazılarına espri katarak, bazen de kara mizah ile durumumuzu özetleyerek, anlatır.
Anlayana saz, anlamayana davul zurna az, der…
Bu yıl zeytinci yine ağlıyor.
Ulusal diyerek nasıl trajları yerlerde sürünürken kurumlardan büyük maddi menfaat sağlayanlar varsa, maalesef bizim zeytin üreticilerimiz de büyük olasılıkla fiyat yönünden yerlerde sürünecekler…
Nasıl mı?
İşte Ali Güreli bir noktada anlatıyor…
Birlikte okuyalım:
“ABD Türkiye’den ithal ettiği Zeytinyağına yüzde 12,5 gümrük koydu.
Ama Tunus’tan ve Suriye’den olan ithalatına koymadı bunun anlamı ‘artık ben onları tercih ediyorum’ demektir, bence.
Aslında ABD ne istedi ise yaptık bizde.
Apo’ yu bile bağrımıza bastık.
En olmayacak U dönüşler zigzaglarımız bile var.
*- ŞENLİKLER, ALDATMACA GIRLA
Ama bence asıl İsrail yön veriyor onlara, bu en ince detayları filan o ayarlıyor.
Ne ihracatçı birlikleri ne bakanlık bir şey yapamıyor.
‘Nasıl olsa hiçbir şeyi değiştiremeyiz!’ diye düşünüp tadım yarışmaları , hasat şenlikleri gırla…
Aynı kasabada mesela dört farklı hasat şenliği yapılıyor!
Biri belediyenin yaptığı, diğeri şehrin bir mahallesinde yapılan, diğerleri firmaların kendi düzenlediği…
Bunların hepsini takip edip sezonun ilk yağı yok bilmem ne hasat yağ falan iki üç kelime kafandan atma iki satır yazan basın mensupları yıllık yağ ihtiyaçlarını fazlası ile koyuyor kenara, hatta fazlasını bile alıp değerlendiriyor.
‘Zeytinyağı sağlık demek’ ok fakat ‘zekaya çok pozitif bir etkisi var mı?’ şüpheli bence.
Aynı anda 13 000 kişiye tadım yaptırıp bilmem ne rekorlar kitabına girip sektörün sorunlarına çare bulduğunu düşünen de var.
Üretici için çok sancılı geçeceği belli olan bir yıl bu kadar kutlanılır mı?
*- İÇİMİZDEKİ ÜÇKAĞITÇILAR
Tabi bir kötü haber de sektör maşrapacılarına.
250 liraya mal edip yok taş baskı bilmem ne polifenol diye 500-600’e satmayı hayal edenlere, bu yıl olmaz o iş…
Marketlerde yağ fiyatları dibe vurur; üstelik kaliteli yağlar da buna dâhil olur.
Oyle 400-600 lira/ kg mı satılmaz süslü laflarla o yağlar (1000 liraya satmak isteyen bile vardı .
Son sözü çatı bilmem neyiyim diyen konsey söylesin isterim.
Allah sizi bildiği gibi yapsın…”
*- PAS SÖKÜCÜLER
Sevgili ‘Bisikletçi’ dostum, meslektaşım Atalay Erseven için geçenlerde ‘araştırmacı’ demiştim.
Benim gibi o da özellikle geleceğimiz dediğimiz çocuklarımıza, torunlarımıza, bunların geleceklerine ve tabii ki sağlıklarına çok önem veriyor.
Sağlığın kafadan, yani beyinden başladığını düşünenlerimizden.
Tabii ki özgürlük ile birlikte midemiz de çok önemli.
Yani beslenmemiz.
Bugün sözü Atalay Erseven’e vereceğim.
Kaç gündür gündemimde idi.
Daha bir o kadar belki bekleyecekti.
Ama gün boyu yaptığım uğraş boşa gitti, tüm yazılarım silindiği için, erken karşınıza çıkıyor Atalay Ergezen….
“Modern sağlıklı yaşam endüstrisinin en sevdiği korkuluklardan biri “paslanmak”tır.
Kafamızda hemen tanıdık bir imge canlanabilir:
Kışın yağmurda, ayazda unutulmuş bir bisiklet zinciri…
Bakımsız kalmış, kızıl bir küfe bulanmış, birbirine kaynamış ve dönmez olmuş baklalar. “İşte hücreleriniz de böyle paslanıyor. Oksitleniyorsunuz, çürüyorsunuz. Pas sökücüler gelsin.”
*- O SÜREÇ
Kulağa pek ikna edici gelen bu benzetme, aslında biyolojinin en temel mucizesini tersyüz eden muazzam bir algı illüzyonu.
Çünkü kimyasal dilde “oksijenasyon” denilen o süreç, sadece demiri çürüten bir felaket değil; insanın nefes almasını, kanın can taşımasını sağlayan asıl mekanizmanın ta kendisi.
Tohum, hangi koşullarda serbest radikalleri azaltır, hangi koşullarda çoğaltır?
(Oksijenasyon):
Bir ortama, kana veya dokulara oksijen kazandırılması/oksijenle yüklenmesi (Oksidasyon):
Bir maddenin diğer maddeyle reaksiyona girerek elektron kaybetmesi ya da kazanması. Elektron alan/veren ajanın adı OKSİDAN.
Bu yazının konusu, “fitik asit etkinliği” düşürülmeden “antioksidan” olarak algılanan kepekli tahıl ürünlerinin dramatik süreci…
ZİNCİRİ DÖNDÜREN DEMİR; OKSİTLENMESİN,
HEMOGLOBİNDEKİ DEMİR; OKSİJENLENSİN…
*- ENERJİ İÇİN
Kandaki alyuvarların kalbinde bir hemoglobin molekülü, onun da merkezinde demir oturur.
Akciğerinize çektiğiniz hava ile dokularınız arasındaki köprüyü kuran tek şey bu demir atomu.
Oksijenlenme; demirin oksijenle kurduğu o hayati dans.
Demir, oksijeni sırtlar ve hücrelere taşır.
Eğer vücut oksijeni yakıt olarak kullanamazsa, yani kontrollü bir “yanma” ve geçici elektron transferi (oksijenlenme) gerçekleşmezse mitokondri enerji üretemez.
Bisiklet zinciri örneğinde; zincirin dönmesini sağlayan kuvvet bizzat o oksijenlenmiş metabolizmanın ürettiği enerjidir.
Zinciri döndürmeyen de; zincirin OKSİDASYONUDUR.
Fakat asıl trajedi, bu algı operasyonunun sofralarımıza yansıyan yüzünde.
TOHUMUN KALKANI, İNSANIN KELEPÇESİ…
*- PARÇALAMAK İMKANSIZ GİBİ
Bir buğday tanesi, bir arpa ya da çavdarın kendi neslini sürdürme stratejilerinden biri; çeperindeki koruyucu doku.
Tohum, embriyosunu korumak için çeperine kusursuz bir kimyasal kalkan yerleştirir:
Fitik asit.
ONU SÜREKLİ YEMEYE KALKAN DİĞER CANLILAR ZARAR GÖRÜR.
Bitkiler ile hayvanlar arasındaki tohum düzenine baktığımızda, görünen o ki; tohum tüketen canlı türü oldukça sınırlı.
Bir şekilde tüketenler, tohumu başka bir yere taşıma işlemini gerçekleştiriyor. Çiğnenmeden yutulduğunda, insan dahil hiçbir canlının sindirim sistemi tohumu parçalamaya yetmiyor.
Tohumun çekirdeğin dışındaki koruyucu kalkan, yabancı saldırganların istilasını engelleyecek şekilde tasarlanmış.
Birçok türde, kendisini bir meyvenin içine saklayarak, üremekle ilgili genetik verisini başka bir bölgeye taşınmasını sağlıyor.
Fitik asit, tohum için mükemmel bir “antioksidan”.
Tohumun içindeki demiri, çinkoyu ve mineralleri öyle bir kıskaçla kilitler ki, toprakta beklerken havayla temas edip erken çürümesin (paslanmasın), bakteriler mineral bulup tohumu istila edemesin.
Tohum, fitik asit sayesinde uyur; kendini oksijene kapatır.
Peki, insan bu tohumu doğru dürüst hazırlamadan, çiğden, sözde “lif ve antioksidan zengini” diyerek kontrolsüzce midesine indirirse ne olur?
*- ZİNCİRLEME
Tohumun paslanmasını önleyen o kalkan, bu kez insanın bağırsağında devreye girer. Yediğiniz gıdadaki minerallere, demire bir mengene gibi yapışır.
Demir emilemez, kana karışamaz.
Demir olmayınca hemoglobin eksilir.
Hemoglobin eksilince dokulara taşınan oksijen debisi düşer.
Sonuç?
Hücre oksijensiz kalır, gerçek anlamda paslanmaya başlar.
*- EKŞİ MAYANIN SIRRI
Geleneksel insan bir biyokimya laboratuvarına sahip değildi ama sezgisi kusursuzdu. Tohumun bu kilitli zırhıyla doğrudan beslenmedi.
İnsanoğlu tahıl üretmeden önce büyükbaş hayvanlar otçuldu.
Nasıl oldu da diğer canlıların aksine bol miktarda tahıl tüketebilir hale geldiler ?
Genetik kodları otçul olan büyükbaş hayvanlar, İnsan eliyle, çiftliklerde bol tahıl tüketmeye başladıklarında; otlardaki selülozu sindirebilmek için geliştirdikleri 4 aşamalı mideleri, fitik asidi tolere edebildi.
Ama ne kadar?
*- FİTİK ASİT
Fermente edilmiş yemlerin oranı nedir, belli değil.
Ama büyükbaşların doğal tüketim sisteminin ne kadar zoraki değiştirildiği, senede tükettikleri antibiyotik miktarında görülebilir. (Antibiyotikler başka isimler altında süslenmediyse)
Çünkü, biz insanların et ve süt tüketimine yetişmeye çalışan çarkın içinde; “verimlilik” grafiğini tutturabilmek üzere sindirim sistemlerini ve sınırda duran sağlıklılıklarını ayakta tutabilmek için, aşı ve ilaca müebbetler…
Gel gör ki, şu dramatik işleyişe…
Fitik asit mağduru ettiğimiz inek, buzağısının şırdanından bize EKŞİ MAYANIN en has ve yoğun bakterisini veriyor.
Anadolu’da ekşi mayayı kurarken süt emen yavrunun şirdeninden gelen nazik laktik asit florası kullanılırdı.
Hamur saatlerce, günlerce fermente edilirdi.
Ortam asidikleştikçe tohumun içinde uyuyan “fitaz” enzimi uyanır, fitik asit zırhını parçalar, kilitli tutulan demiri ve çinkoyu serbest bırakırdı.
İnsan ancak o zaman tohumun ateşinden faydalanabilirdi.
*- İKİSİ BİRDEN
Kelimeler tesadüfen seçilmez.
Eğer vücudunuzun yakıtı oksijense, gücü taşıyan demirse; kontrolsüzce yüceltilen ve tahılın mineral bağlayıcı zırhıyla örtüşen “antioksidan” arayışında, her çeşit tohumu tüketme biçimleri yeniden değerlendirmeye ihtiyaç duyuyor.
Kıtlık zamanında köyünden kalkıp Hacı Bektaş Veli’nin dergahına giden Yunus Emre’ye, Hacı Bektaş “Himmet mi istersin, buğday mı?” diye sorar
Yunus “Buğday” der.
Sonra hatasını anlayıp geri döner.
Bu menkıbe günümüze uyarlansaydı…
Kıtlık zamanı Yunus Hacı Bektaş Veli ‘nin dergahına gider.
“Buğday mı istersin, bilgi mi?” sorusuyla karşılaşır.
Yunus da desin ki:
“Kullanım kılavuzu olmayan ilaç zarar verir.
Hem buğday hem de bilgi”
*- SERVETİMİZ / YAŞAR EYİCE

*- SERVETİMİZ / YAŞAR EYİCE

*- SERVETİMİZ / YAŞAR EYİCE

*- SERVETİMİZ / YAŞAR EYİCE

*- SERVETİMİZ / YAŞAR EYİCE

*- SERVETİMİZ / YAŞAR EYİCE

*- SERVETİMİZ / YAŞAR EYİCE

*- SERVETİMİZ / YAŞAR EYİCE

*- SERVETİMİZ / YAŞAR EYİCE
