*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

Sosyal Medyada Paylaş

Konuya girmek istemiyordum.

Ancak sevgili arkadaşım Adem Dalgalı,  fon krizindeki vurgunun 22 milyar dolar olarak telaffuz edildiğini ifade ettikten sonra, 22 milyar doların kafamızda somutlaşması açısından şu örneği verdi:

‘300 yıl her gün 10 milyon lira harcarsanız anca bitiyor…’

Demek ki hazıra dağ bile dayanmıyor, yıllar sonra mutlaka bitiyor!’

Banka müdürlerine varıncaya kadar kaç kişi tutuklandı yakında tam sayısını öğreniriz.

Hırsızlığa, dolandırıcılığa, üçkağıtçılığa aklım eriyor da, tüm birikimlerini, ellerinde bir kuruş bile bırakmadan bu adı sanı bilinmeyen fonlara yatıranlara kafam yatmıyor.

Yahu ben emekli maaşımı bile fona mona yatırmam, yüzde bir milyon kazancım olacağını bilsem bile…

Diyorum ya, aklım ermiyor…

Hep ‘Çok güvendim!’ lafını duyuyoruz, malını mülkünü, parasını kaptıranlardan…

Çocukluktan bu yana ‘argo’ dan bildiğimiz anlamlı bir söz vardır, ‘Babana bile güvenme!’ diye…

Bazılarına göre ‘Bedava sirke baldan tatlı!’

Ama bu kayıplarda ‘bedava’ diye bir şey yok…

Futbolcu Sergen Beşiktaş’ı çalıştırdığı o parlak günlerinde bir reklam filminde oynamış ve ‘Bedava peynir sadece Fare kapanında var!’ diyerek uyarı yapmıştı.

Tabii ki insanlarımızın bir kulağından girip ötekinden çıkıyor.

Polisin, bakanlıkların açıklamalarından tutun da bankaların uyarılarını da kaç kez naklettim sayısını bilmiyorum.

Biliyorum okuma alışkanlığımız yok, yok ama, bu kadar saf nasıl oluyoruz, bunu bilmiyor, anlamıyorum…

Umarım adliyede, yasaların boşluklarından yararlanarak, halkı sömürenler, gülerek medya mensuplarına poz vermezler….

Fettah Dedeoğlu ustamız ‘organize işler bunlar!’ diyor…

Haklı galibi sevgili Fettah Dedeoğlu dostumuz…

 

*- UMUTLA…

Adem Dalgalı, toplumun sorması gereken soru artık ‘Kim ne kadar kazandı?’ sorusundan ibaret değildir.

Kimler biliyordu?

Kimler gördü?

Kimler sustu?

Kimler zamanında pozisyon aldı?

Ve bütün bunlar olurken kamu adına görev yapanlar neredeydi?

İşte meselenin asıl büyüklüğü burada, diyor.

Sorular sorular!

Anladığım kadarıyla, konuya Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da el koydu.

Konu medyada gündem oldu.

Demek ki, başsavcının da belirttiği, birçok yetkilinin belirttiği gibi ‘sonuna kadar gidilip, tüm sanıklar ortaya çıkarılacaklar…’

Umutla bekliyoruz efendim…

 

*- OKUYAN ÖĞRENİR

Bir zamanlar, ‘Gençlerin ve kadınların girişimci potansiyellerini performansa çevirecek projeler üretmek’ için önemli çalışmalar yapan Olkan Özkır’ın hukuk çevrelerinde de oldukça ahbabı bulunuyor.

Bir zamanlar bana da önemli katkıları olmuştu, adliye konusunda, Ünal Tümin ile birlikte.

Bugün de, çoğu hukukçunun bilmediği bir konuya değindi.

“Hâkim ‘hakkaniyete göre’ karar verir. Peki bu, kanunu bir kenara bırakabileceği anlamına mı gelir?’ sorusunu sorarak yanıtını kendi veriyor:

“TMK m.4: Takdir yetkisi kanundan gelir. Kanun takdir yetkisi tanıdığında ya da durumun gereklerini ve haklı sebepleri gözetmeyi emrettiğinde devreye girer.

Önce hukuk, sonra hakkaniyet:

Hakkaniyet, kanunu devre dışı bırakmaz, çerçevenin içinde adil sonucu bulur.

Nerede karşımıza çıkar?

Örneğin TBK m.50/II (zararın miktarı) ve m.56 (manevi tazminat).

Keyfilik değildir:

Gerekçe ve Yargıtay denetimi bu yetkinin sınırıdır.

Pratikte: Miktarı takdire bağlı taleplerde, takdiri yönlendirecek olguları dilekçede somutlaştır…’ diyor avukat dostlarından öğrendiği kadarıyla…

Duymuşsunuzdur, uygulamada takdir yetkisi bazı davalarda tartışma yaratıyor?

Olkan Özkır şunu da anımsatıyor:

“Bu öğrendiklerimi ve okuduklarını nakletmem sadece, bilgilendirme ve öğrendiklerimi bir meslektaşımla paylaşmak içindir, hukuki bir tav ve siye niteliğinde değildir. Biliyorsunuz hukukta ve tıpta reklam kesinlikle yasaktır…”

Bazı avukatlar, bazı konularda olağanüstü donanıma sahiptir, bunu da ekliyor Olkan Özkır…

 

*- ÇOK DONANIMLI

Sevgili Işık Teoman İzmir’in Konak ilçesinden sonra, şimdi de Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde gazetecilik donanımını belediye sayesinde halkın hizmetinde kullanıyor.

Doğa ve yakın tarih ilgi alanı içinde bulunan Işık Teoman, keyifli üslup ve kalemiyle mutlulukla okuduğum harika eserler yaratıyor.

‘Bisiklet ve motosiklet’ fotoğraflarıyla tarihi görüntüleri, yazısında ‘süs’ olarak kullanan Işık Teoman bakın belli yaşın üzerindekilerin heyecanla, gençlerin ise merakla, ilgiyle okuyacaklarını düşündüğüm eserinde neler anlatıyor?

 

*- BİZİM HIZLILAR

“Bir zamanlar, aynı filmi oynatan sinemacıların bütün ümidi 140 Muammer ile Hızlı Bülent ve Hızlı Cemal’di

Sükse değil, film yetiştirmek için hız yaptılar, bu isimler…

Dile kolay, neredeyse 70 yıldır “Hızlı” diye çağrılıyorlar.

Bu lakap onlara laf olsun diye yakıştırılmamış; hakkını fazlasıyla verdiler.

Teknolojinin bugünkü kadar gelişmediği, film kopyalarının az olduğu yıllarda sinema sektörüne son derece pratik bir çözüm getirdiler.

Aynı filmin aynı gün birden fazla sinemada gösterildiği dönemlerde, motosikletleriyle sinemalar arasında mekik dokuyarak filmleri yetiştirdiler.

*- BİSİKLET REVAÇTAYDI

1970’li yıllarda bugün olduğu gibi adım başı motosiklet yoktu.

Bisiklet ise hayli revaçtaydı.

Her evde neredeyse bir bisiklet bulunurdu.

İşe bisikletle gidip gelenlerin sayısı da az değildi.

Bisikletlere de öyle sıradan binilmezdi; Ziller takılır, lambalar, aynalar, süsler…

Kısacası bisikleti biraz daha havalı gösterecek ne varsa takıp takıştırılırdı.

Motosikletler ise birkaç markadan öteye gitmezdi.

Jawa ve Vespa, herkesin bildiği markalardı.

Burada araya gireyim;

Benim (Yaşar Eyice) ‘Rabusta’ marka bir bisikletim vardı.

Lastiklerim hep patladığı için, yama yapmayı öğrenmiştim.

Mahallenin kızları seleye binmek ya da kullanmayı öğrenmek için sıraya girdikleri de olurdu.

Bornova Küçükpark’tan, Kolejj yolundan (Özgür Özel’in okuduğu Bornova Maarif Koleji- ilk adı Ege Koleji) Pınarbaşı’na, oradan Altındağ ve Çamdibin, Merisinli, Bornova ağaçlı yoldan Yeni Mahale’ye yani Küçükpark’taki evlerimize nefes nefese dönerdik…

 

*- MOTOSIKLET USTALARI

Işık Teoman anlatmasına devam ediyor;

Halil eniştemin de bir Vespa’sı vardı.

Bize misafirliğe geldiklerinde eniştem motoru kullanır, Mübeccel Teyzem arkasında oturur, küçük kuzen Özen önde ayakta.

Teyzemin arkasına da iki kuzen Mirtaç ve Şeniz yerleşirdi.

Dört kişi Vespa’nın üzerinde…

Ne özenirdim onlara!

Liseli yıllarımda çok sevdiğim arkadaşım Hızlı Cemal İlbasmış ise tam bir motosiklet cambazıydı.

Babası “140 Muammer”, ağabeyi “Hızlı Bülent”di.

Ailece motosikletle anılan bir aileydi.

Ben de param oldukça gider, babasından bir Jawa kiralardım.

Sokak aralarında dolaşır, kızlara hava atardım.

O yılların gençliği işte…

Jawa’nın üzerinde kendimizi dünyanın en havalı insanı sanırdık.

Aslında anlatacağım konunun bisikletlerle, motosikletlerle doğrudan bir ilgisi yok. Sadece bir döneme doğru küçük bir anı gezintisi yapmak istedim.

 

*- KÜÇÜK AYRINTILAR

Bu arada, bizim evde de bisiklet vardı.

Ortanca biraderim Selçuk ağabeyimin süslü püslü, zilli milli bir bisikleti vardı.

Ama bize binmek ne mümkün!

Kesinlikle izin vermezdi.

Bisikletine biner, Sanayi Sitesi’ne gidip gelirdi.

Bugünün İzmir Gıda Çarşısı’na uzanan o yolları düşünün…

Şimdilerde binalarla, araçlarla dolu olan yerler o zamanlar yeşilliklerin, bahçelerin arasından geçerdi.

Bir bisiklet, bir zil sesi ve yemyeşil yollar…

Bugünden bakınca küçücük ayrıntılar gibi geliyor insana.

Oysa insanın hafızasında en uzun yaşayanlar da galiba böyle küçük ayrıntılar oluyor.

 

*- HİÇBİR FİLMİ İZLEYEMEDİLER

Bugün bakıldığında garip gelen bu durum, bir zamanlar sinemaların adeta kurtarıcısıydı. Özellikle açık hava sinemalarının revaçta olduğu yıllarda yaz aylarında 25-30 sinemaya, kışın ise 6-7 sinemaya film taşıyan “140 Muammer” lakaplı Muammer İlbasmış ile oğulları Bülent ve Cemal İlbasmış, hayatlarını bir yarışın içinde geçirdiler.

Öylesine tanındılar ki bir dönem kendilerine cambazlık yapmaları için bile teklif götürüldü.

Ancak Bülent ve Cemal, babalarını yalnız bırakmamak için bu teklifi kabul etmedi.

Eşrefpaşa-Tepecik: 1,5 dakika

Daha sonraki yıllarda film taşıma işini üstlenen Bülent ve Cemal kardeşlerin lakabı da kısa sürede “Hızlı”ya çıktı.

İzmir’de adeta ölüme meydan okuyan iki motosikletçinin o yıllarda rakibi yoktu. Sinemacıların gözbebeği olan Hızlı Bülent ve Hızlı Cemal, filmleri zamanında yetiştirdiklerinde büyük mutluluk duyuyorlardı.

Ancak işin ilginç yanı, sinema seyircisine yetiştirdikleri binlerce filme rağmen kendileri bir kez bile film izleyemedi; çünkü öyle bir zamanları yoktu ki!

 

*- HAYATLARI ZAMANLA YARIŞTI

Baba mesleği olan motosiklet sürücülüğünün daha çocuk yaşta başladığını anlatan Bülent İlbasmış, “Doğduğumuzdan beri motosiklet üzerindeyiz. Çünkü babamız o yıllarda tanınmış motorcu, 140 Muammer’di. Minicik bebekken bile bizi motosiklet üzerinde gezdirirdi” diyor.

Cemal İlbasmış, yaptığı hızları bugün bile şaşkınlıkla anlatıyor:

“İzmir’deki Lale Sineması ile Aydın İncirliova’daki sinema arasını 50 dakikada aldığımı biliyorum.

Büyük Sinema ile Ferah Sineması arasını ise 1,5 dakikada alıyorduk.

Şaka gibi geliyor bu anlattıklarım herkese.

Rakip tanımadık, zaten rakip de çıkmadı.”

“Sükse yapmak için değil, film yetiştirmek için hız yaptık”

 

*- BÜYÜK TEHLİKE

Bülent İlbasmış ise yaptıkları işin dışarıdan göründüğü kadar romantik olmadığını, aksine son derece ağır ve tehlikeli olduğunu söylüyor:

“O yıllarda film yetiştirirken sükse yapmak için hız yapmadık.

Sinema seyircisine yardımcı olmak için çalıştık.

O yıllarda motosiklete binenlere asi ve maceracı gözüyle bakıyorlardı.

Ama bu meslek bizim ekmek kapımız oldu.

Yıllarca yaptığımız bu işten ailece geçindik, çocuk okuttuk, büyüttük ve evlendirdik.”

 

*- MUTLU ETTİLER

İlbasmış ailesinin hikâyesindeki en dikkat çekici ayrıntılardan biri de bunca yıl boyunca kazasız belasız bu işi sürdürebilmiş olmaları:

“Yıllarca aile olarak yaptığımız bu işte ne kaza geçirdik ne de hastalığa yakalandık.”

1960’lı ve 1970’li yıllarda, İzmir’in bir ucundan diğer ucuna, hatta kent dışındaki sinemalara kadar film kopyaları taşıyarak binlerce kilometre yol yapan İlbasmış ailesinin hikâyesi, teknolojinin değişmesiyle birlikte sona erdi.

O günlerden geriye ise sinema salonları, motosikletler, film makaraları ve bitmek bilmeyen bir yarış kaldı.

Ve rahmetli Muammer Amca ile sohbet ettiğimiz günlerde, bütün hikâyeyi birkaç cümleyle özetledi:

“Ekmek yedik, çocuk büyüttük, torun yetiştirdik. Sinemacıyı da sinemaseverleri de mutlu ettik.”

 

*- TAHAMMÜL YOKTU

100 yaşına merdiven dayadığı yıllarda yaşama veda eden “140 Muammer” lakaplı Muammer Amca ile son döneminde sohbet etmiştim kendisiyle o günleri hâlâ dün gibi hatırlıyordu:

“Sinemalar arasında az sayıdaki film kopyalarını saniyeler içinde taşıyor, film makinistlerine yetiştiriyorduk.

Çünkü hiçbir sinema seyircisinin seansın gecikmesine, daha doğrusu filmin geç başlamasına tahammülü yoktur.

Bir anda ıslıklar başlar, geçen her saniye bu ıslıklar kulakları sağır edecek kadar şiddetlenirdi. Hiçbir sinema sahibi bunu göze alamazdı.”

 

*- FARKLI SİNEMALAR

Muammer Amca, sinemacıların bütün umutlarını kendilerine bağladığını anlatıyordu:

“Aynı filmin gösterildiği farklı sinemalar bütün ümitlerini bize bağlamışlardı.

Biz de onları seyirci karşısında hiç mahcup etmedik.

Her dakika çok kıymetliydi.

Öğle saatlerinden gece yarılarına kadar bütün ömrümüz korkunç bir yarış halinde geçti. Teknolojiyle birlikte film taşıma işi de unutuldu gitti.

Geçmişte tatlı bir anı olarak fotoğraflarda kaldı.”

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

*- GÜLMESİNLER… / YAŞAR EYİCE

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir