2 Okunma

Her gün bir acı haber alıyoruz YAŞAR EYİCE

Kafası bozulan silaha sarılıyor…

*- Ben de Ankara’ya kadar ‘hak yürüyüşü’ yaptım, ESHOT işçileri ile

*- Lokanta diye sendikacılarla ‘pavyon’a gittik!

*- Tembel iki kişinin kovulmasını sağladım

*- Gazeteci rolüne girenler, soygun yapıyor…

*- İnsan haklarının başkenti İzmir..

Acı haberi duyunca, beynimden vurulmuşa döndüm…

Rize Emniyet Müdürü Altuğ Verdi, İl Emniyet Müdürlüğü binasında bir polis tarafından vurulmuştu.

Olayda Personel Şube Müdürü Ercan Polat ile 2 koruma polisi de yaralanmıştı.

Rize’de belki ilk, ama genelde değil…

‘Polislere ne oluyor?’ diyemem…

Ben, ‘Bize ne oluyor?’ diyorum…

Hak, istek böyle silahla mı olur?

Bizim halkımızda şöyle bir söz vardır:

‘Ölen mi haklı, öldüren mi?

Belki ikisi de haklı, ya da ikisi de haksız…

Ama hayatımızın bir parçası haile gelmiş, şefin ve şefliğin kurallarını da hatırlatmak istiyorum:

Belki ülkemizdeki durumu en iyi böyle anlatmak mümkün olacak.

Madde 1- Şef haklıdır. Madde 2-.Şef daima haklıdır.Madde 3- Şefin haksız olduğu durumlarda  1. Ve 2. Maddeler geçerlidir. Madde 4- Şef uyumaz gözlerini dinlendirir. Madde 5-  Şef yemek yemez gıda alır. Madde 6- Şefin odasına kendi fikirlerinizle girer şefin fikirleri ile çıkarsınız. Madde 7- Bu iş yerinde her türlü hastalık mazeret olarak kabul edilmez. Getireceğiniz rapor hastalığınızın kanıtı sayılmaz. ( Doktora kadar gidebilenin işe de gelebileceği var sayılır.), Madde 8- Birinci derece de dâhil tüm akraba ölümleri, işten kaytarmak için bahane  teşkil etmez. Ölen sizseniz bu geçerli bir mazerettir. Ancak iş hukuku açısından bu durumu 15 gün önceden haber vermeniz zorunludur. (Böylece iş aksamaksızın yerinize birisi yetiştirilecektir.), Madde 9-  Şefe sakın bulaşmayın, üstünüze sıçrar. (Çok asabidir bugünlerde, yarınlarda ve ebediyen…) Madde 10-  Şef, hakkınızın ve istikbalinizin yegâne teminatıdır.

İşte şefin 30 kuralından bazıları…

Çalışanlar şöyle diyor:

‘ Uymayın da görün gününüzü!’

*-

Bir emniyet müdürü olmak kolay mı?

Bir polis memurunun çıldırması normal mi?

İnsanın ne kadar büyük sorunu olursa olsun, cana kıyacak kadar kendini kaybedebilir mi?

Biz şöyle yetiştik;

‘Can vermek de almak da Allah’a mahsustur.

En büyük günahtır…

İşin özeti şu:

Polislerimiz, rütbeleri ne olursa olsun dinlenmeli, istirahatleri de, geçimleri de çok önemli…

Onların da insan olduklarını, içimizden birileri olduklarını bilmemiz yeter…

*-

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işinden haksız olarak çıkarıldığı gerekçesiyle üzerinde ‘Herkes için Adalet’ yazılı tişörtle İzmir’den Ankara’ya yürüyen Ali Ünlü, o tişörtü AKP Buca İlçe Başkanı Mustafa Arslan’a hediye etti.

Her şey güzel de, olaya siyaset kazandırmak ne demek?

Yıllardır siyasilerin ‘Hamili kart bizdendir’ yazılı kağıt parçasıyla iş bulanları biliyoruz.

Yani partiye kayıt yaptır, sonrası kolay…

Aslında ‘kolay’ değil, önce rüştünü ispat edeceksin…

Örneğin şimdi seçimler var, o güne kadar verilenleri yapacaksın, ve da belli sayıda oy getireceksin…

Tanıdığınız partili varsa sorun bakın…

Ama bir de partilerin içinde takipçiler var…

İşini yaparlar ama bir ya da birkaç aylığını onlara vereceksin…

Bunu bilmeyen yoktur…

*-

Bir zamanlar ben de İzmir’den Ankara’ya kadar yürümüştüm…

Yüksel Çakmur belediye başkanı idi…

Şimdi İZBAN’ın olduğu gibi ESHOT şoförleri de maaşları az bularak greve gitmişlerdi,

Başkan Çakmur da çok sayıda söförün işine son vermişti.

Türk-İş ile DİSK anlaştı ve yürüyüş kararı aldı.

Türk- İş 3. Bölge Başkanı Bornovalı Mustafa Kundakçı ile birlikte yaya olarak yola çıktık.

Belkahve’de güvenlik güçleri önümüzü kesti.

Onlarca kişi dağlara dağıldık…

Çok ileride yine birleştik…

Bu arada Başbakan Süleyman Demirel’in ünlü sözü yaşama geçirildi:

‘Yürümekle yollar aşılmaz!’

Ve benim altımda şoförlü taksi olmasına rağmen, ne ben ne de benim gibi 4 gazeteci Ercan Pala, Nizamettin Bedir, Göçmen Enver, ‘Ayıp olur!’ diyerek kesinlikle işçiler gibi onlarla ‘dayanışma içinde’ yürümeye karar verdik.

Yalnız bizim onlardan bir farkımız vardı, belirlenen yürüyüş akşam saatlerinde sona erince onlar sendikalar tarafından tutulan otobüslerde uyuyor, biz ise en yakın kente gidip orada otelde kalıyorduk.

Her gün resimli haberlerini Aydın Bilgin’e, yani patrona ulaştırıyor, o da gazetenin arka sayfasında yayınlıyordu.

Çok ilginç olaylar geçti başımızdan…

Örneğin; Kula’da bir tanıdığım, ‘Bu akşam misafirimiz olun!’ dedi, çalıştırdığı müessesenin adını verdi…

Yerel gazeteciler de bizimle birlikte olacaktı, sendika yöneticileriyle birlikti.

Adres Kula’nın dışında idi…

‘Lokanta’ diye gittiğimiz yer gece kulübü çıktı.

Akşamcılara göre  ise ‘pavyon’ olarak adlandırılan yerdi…

Şaşırdık…

Sonra biz gazeteciler olaydan söz etmemeye karar verdik, fotoğraf marinalarımızı bizi davet edene teslim ettik.

Hiç birimiz, sendikacılar dahil içki almadık, yemek yiyip geç saatlere kalmadan, kırmızı ışığın hakim olduğu loş mekandan ayrıldık.

Tam Uşak’a geldiğimizde sanıyorum 15 gün falan geçmişti ve birçok işçinin ayakları yara olduğu veya dayanamadığı için hastanelik olmuştu.

Yanımızda bulunan doktorun tavsiyesi ile bazıları İzmir’e geri gönderilmişti.

Benim de ayakkabılarım parçalanmış, Sümerbank’tan postal tipi bot almıştım.

Sonuçta bir aylık yürüyüş sonucu Ankara’ya ulaşılmış, zamanın Başbakanı Süleyman Demirel İzmir’den yürüyerek gelen bizleri, yani işçileri makamında kabul etti,

Yanımızda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur’u aradı, İzmir’e bütçeden ek para göndereceğini ve çıkış verdiği bu işçilere tekrar iş vermelerini sağladı…

Biz de daha sonra Konak’ta bu yürüyüşle ilgili bir fotoğraf sergisi açmıştık.

Sanıyorum fotoğraflar Sendikalarda olmalı…

Yürüyüş kışın olmuştu….

Şubat ayında soğuk bir İzmir sabahı yola çıkmış, karlı kentleri aşarak Başkent’e ulaşmıştık…

İşte bizler o zamanlar o kadar dayanışma içindeydik…

Ne CHP’ye ne Adalet Partisine, ya da diğer partilere gitmedik…

Zaten bu hak aramada herkes birlik ve beraberlik içindeydi….

*-

Cumhuriyet Halk Partisi gençlik yapılanması içinde siyasetle tanışan 1985 doğumlu Ali Ünlü, geçtiğimiz yıl İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işinden çıkarılmıştı.

İşten haksız çıkarıldığını belirten Ünlü, bu haksızlığa dur diyebilmek için birçok girişimde bulundu ancak sonuç alamadı.

*-

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a yaptığı ‘Hak Hukuk Adalet’ yürüyüşüne atıfta bulunarak 16 günde 586 kilometre yol yürüyerek İzmir’den Ankara’ya giden Ünlü, sesini tüm Türkiye’ye duyurdu ama haksız olarak elinden alınan işine yine de kavuşamadı.

Verilen bilgi böyle…

*-

Şimdi yine bir anımı paylaşmak istiyorum.

Midemdeki antikorlar, stres nedeniyle yok olmuş…

Yani akü şarj yapmıyor, kendinden yiyor..

Sonuç akü bitebilir…

Anlayacağınız bu nedenle ölebilirim…

Bunun tıp dilinde bir adı var…

Tepecik SSK’de, 2. Dahiliye’de Uzm. Dr. M.Kemal Başak ile ekibi günlerce uyumadılar, başımda durdular ve yaşama kavuşturdular.

Özetle 30 yıldır ayda bir yediğim B-12’li iğneyi, ölünceye kadar yaptıracağım.

Konu bu değil:

Konu o zamanlar bir hastane personeli geldi, ‘Allah’tan başka torpilim yok!’ dedi ve yardımcı olmamı istedi…

Hastaneden Bornova Belediyesine ‘yatay geçiş’ yapmak istiyordu.

Başhekim Hilmi Ağabey, önce ‘Olmaz’ dedi…

Çünkü personel yeterli değildi..

Giden personelin işi de bir başkasına yüklenecekti…

Namık Kemal’den Sınıf ve hatta sıra arkadaşım Başhekim Yardımcısı opr. Dr. Adnan Tan’a da durumu anlattım…

Dr. Adnan Tan, emin olun, sigarasını ya da bir paket bisküitini, hatta bir bardak çayını bile kat görevlisine yaptırmayan ender hekimlerimizden biri idi.

Yani ayağına üşenmezdi…

Bornova Belediye Başkanı ise milletvekilliği de yapan Cengiz Bulut idi..

O da ‘Personel fazlası var!’ diyerek bu işe pek olumlu bakmıyordu.

Sonuçta, ‘Bize vali ya da bakan bile söylese ‘hayır’ derdik, ama seni kıramayız!’ dediler…

İyi mi yaptım bilemiyorum…

Beni etkileyen ‘Allah’tan başka torpilim yok!’ cümlesi idi…

‘İyilik yap, denize at’ sözünü benimseyenlerdenim…

*-

Bir süre geçti, Başkan Cengiz Bulut’la karşılaştım…

‘Senin adamın (kadın) ne yapıyor, biliyor musun?’ dedi.

Merakla sordum ve öğrendim:

Meğer büroda, ‘Ben başkanın adamıyım, bana hiç kimse iş yaptıramaz’ diye çalışma düzenini bozuyormuş…

Şikayetler ayyuka çıkmış ve başkanın kulağına kadar gelmiş..

Araştırmış, duğru!’

‘Ne yapayım?’ diye sordu…

Yanıtım şöyle oldu:

‘Bana kalırsa hemen atarım, ama sen bilirsin, belki başka bir yere burnunu sürteceğin bir yere verebilirsin!’

İşte böyle…

Şu an aklıma geldi:

Bir zamanlar, çeşitli bakanlıklarda bulunan İzmir’in gururu ılay Saygın ile çalıtaşşıyordum…

İster ‘danışman’ deyin, isterseniz ‘özveri’

Bir gün, İzmir’den sonra İstanbul valililiği ve İçişleri Bakanlığı yapan Kutlu Aktaş, yanında zamanın Urla ve Aliağa Kaymakamlarının yanında, ‘Yaşar Bey siz ne kadar ücret alıyorsunuz?’ diye sormuştu…

Ben de, ‘Devletten bir kuruş bile almıyorum, almam da!’ demiştim…

Şaşırdı…

‘Benim maaşım gazeteden, Aydın Bilgin’den demiştim…

Şimdi konuya gireyim:

Bir gün Bakan Işılay Saygın’ı havaalanında makam şöforü Orhan Bey’le karşıladık.

Araca bir de TARİŞ Genel Müdürü binmişti…

Ben ön koltukta oturuyorum, Bakan Işılay Hanımla, TARİŞ Genel Müdürü ile bazı konuları görüştüler.

Bir ara Genel Müdür, ‘Efendim şu kişi sizin adınızı kullanarak verilenleri yapmıyor!’ gibisinden bir laf etti…

Dayanamadım, geri döndüm:

Bakan adına hattim  olmayarak, ‘Derhal atın!’ dedim..

Ben ki, ‘İşten atılmalara kesinlikle karşı olan, hiç kimsenin ekmeği ile oynanmayacağını ezelden beri savunun birisiyim.’

Bakan Işılay Saygın da, ‘Yaşar Eyice’nin dediğini uygulayın!’ dedi…

Çünkü biz İzmirliler birbirimize inanmış kişileriz.

Yanlış yapmamaya çalışırız…

Yanlışı da anında düzeltiriz…

Şimdi bu anlattıklarım olur mu?

Yine hızımı alamadım…

Devam:

*- Sahtekarlar…

Torpili bir yana bırakalım…

İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır, derler…

Son zamanlarda önüne gelen ya internet gazeteciliği yapıyor, ya da ‘sözde televizyon’ kuruyor…

Ama belli, para kazanmak…

Ciddiyetle işini yapanlara, diyecek bir şeyim yok…

Ama son zamanlarda ayyuka çıkan ‘Şantaj gazeteciliğine’ ne diyelim?

Bizim de kulağımıza geldiğine göre, yerel seçimlerin yaklaştığı şu günlerde aday adaylarına kendini gazeteci olarak tanıtan bazı sahtekârlar tarafından teklifler geliyor.

Açığını bulduklarını belirttikleri bu kişileri belli bir para karşılığında sözde internet televizyonuna çıkaracaklarını, ya da adı sanı belli olmayan sözde gazetede söyleşi yapacaklarını belirtiyorlar.

Yani gerçek gazetecilerle de kara çalıyorlar.

Meslek örgütlerinin de belirttiği gibi, ‘Şantaj ve tehditle para karşılığı haber-program yapmak isteyen’ bu kişilere itibar edilmemelidir.

Mesleğimizin adını, onurunu, saygınlığını zedeleyen bu fırsatçıları ben de şiddetle kınıyor, yerel yönetimler aday adaylarını bu kişilere prim vermemesi konusunda uyarıyorum.

***-

KURDELA

*-İnsan Haklarının Başkenti

izmir Barosu, temel hak ve hürriyetlerin büyük baskılar altında olduğu günümüzde İzmir’in potansiyelini kullanarak yerelden insan haklarını inşa etmek, pilot projelerle halkın hak ve özgürlük alanını genişletmek, uluslararası kurumlarla işbirliği içinde İzmir’i bir insan hakları konferansları kenti yapmak için ‘İzmir İnsan Haklarının Başkenti’ kampanyasını, 12.12.2018 Çarşamba günü tanıtacak.

Basın toplantısının ardından , saat 15.00’de, İzmir Barosu, cübbeleriyle, Kıbrıs Şehitleri Caddesi üzerinde ve Karşıyaka Çarşı’da İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi dağıtacaklarını açıkladılar.

*-
— 
Yaşar EYİCE0532 781 95 18E-Posta:yasar.eyice@gmail.comve yeyice@mynet.comTwitter: @Yeyicee
Facebook:  yasar.eyice.311

Please follow and like us:

Bir cevap yazın